12.24.2008

SEVMEYİ BİLMEYENE BİLMEYİ SEVMEK NE Kİ!..

“Kul, sabırdan daha geniş bir rızık ile rızıklandırılmamıştır.”(hadis-i şerif)*
Hâlâ okula alınmıyorlar!?..
Nur-ı aynım, iki gözüm, Bildin mi neydi sabır?
Ya neydi kirpiğinin kıvrımına tutulup kalan burukluk?
Hani neydi nesre çevrilemeyen söz?
Neydi bilgiye adanmış ayazların derununu dolduran acı?

Sabır bir aydınlık, sabır bir teselli... Büyük Sahra’ya yağmur, istiridyeye inci... Sabır göz pınarlarını kurutan ferahlık; sabır hüzünler kulübesinin ışığı... Eyyub ile Yakup, derviş ile sultan...
Nur-ı aynım, iki gözüm, Bildin mi neydi sabır? Haşre dek yokluğa hüküm giymiş bir güzelin kadehindeki iksir miydi; son gezginin gözyaşlarıyla suladığı bir çiçek mi, ıssız harabelerin eşiğinde ıstırabı emerek büyümüş nazenin bir kelebek mi? Karlı caddelerin kıyısında açmış ayın ondördü zambaklar bilir sabrı, nur-ı aynım, altın şehirlere uçan ebabiller bilir. Sadık rüyalarda bir gemi Ağrı Dağı’na çıkar sabırla ve yaralı süvariler geçer kehkeşanlardan daruşşifalara doğru. Serazad türküsüyle hercaî bir bülbül konar Kitab’ın son sayfasına, sabrı şeydalanır seherler ve sabahlar boyu nur-ı aynım, sabrı şeydalanır. Sabır bir hazine ki... Yılanlar bekler gerçek!.. Bir hazine ki... Tek miskali Yusuflar satın alır...… Bir hazine ki... Beşiği âb-ı hayat sükunetiyle süslenen bebekler büyür hendesesinde nur-ı aynım, ve tahammül renkli güzellikler yansır eşyaya bakışlarından. Bir hikaye anlat bana sabra dair, nur-ı aynım, bir hikaye anlat; gerçek olsun. Kalbinin rengi damlarken hani, çekik gözlü nakışlar vururdu sevinçleri, onu anlat. Yanağına düşen her güneş damlası yeni mağlubiyetler asardı boynuna ve eksik olan şey hep bir adım önde giderdi hani, onu anlat. Kafesi taşlara çalıp içindekini salıvermediğinden mi nur-ı aynım, yoksa bir derya mavisinde buruk toprak kokusuna dalıvermediğinden mi, bir imtihan içre iplik iplik bağlanmışsın şah yüreğine ve kirkitler erişlere vuruyor, argıçlar kirişlere... Sabır bir kilim oluyor nur-ı aynım, kilimi anlat...… Sabrı bildin mi nur-ı aynım, bildin mi sabrı? Hani yağmur çamur okula gidip de tipi boran kapıda bekleyen var ya?!.. Hani masumiyeti Kandehar tepelerinden boşluğa bir şahin gibi süzülen beyaz kuğu?!.. Sonsuz köşeli dayatmalarda hani zamanı biriktiren nazenin yasemen var ya?!.. Hani nisan dallarında vurulup kanı akmayan kanarya?!.. Helvaya durdu korukları, acımsılık lezzet oluyor dimağlarında. Onlar ki, soluk almadan bekleyişlerin sırrını öğrendiler kalpleri henüz durmadan, ve bulamayacakları çarelere adreslenmiş mektupların, açılmayacak kapılara gizlenmiş umutların sırrına erdiler; adı sabırdı!.. İsteksiz gülüşler serpildi kanayan yaralara nur-ı aynım, sabır adına bilinçsiz köşelere asılan afişler kirlendi, yolların üstüne uzaklar düştü, hep uzaklar... Karşılıksız sevmelerin şarkısı eski plaklarda kaldı iki gözüm, ve bir gece daha sancıdı yıldızlar, bir gece daha... Şimdi geceler en ince yerinden bölünmede nur-ı aynım, şehir bir denize doğru ağlamakta. Bildin mi sabrı nur-ı aynım, neydi sabır? Sabır adına, ve umut adına... Kol kanat edinip umutları, bereketli baharlara bir koşu başlar mı acep? Mum gibi eriyen ve mum rengince üzülenlerin; yandıkça ağlayan ve gözyaşlarınca yananların can ipliklerinde dumanı tütmez alevler parıldıyor, aydınlıklar tel tel yüzlerine vuruyor. Mutsuzluğun beslediği uzak arzular değil oysa umutsuzluk... Ve yakınlarda, çok yakınlarda bir sabır heykelinin eli değiyor eline. Zirvede bir imtihan var nur-ı aynım, zirvede bir imtihan var.

12.21.2008

Hayadan hayata yayılan güzellik

Sevda-yı dildârdan gönül usandı / Güzelim cefadan niçin usanmaz / Demek ki üftadem odlara yandı / Hak'tan haya kılmaz kuldan utanmaz / (Dertli)

Yalnızca iyilik getirendir o; yalnızca sevgi biriktirendir... Kat kat şimdilik; dosya dosya güzelliktir hem... Elimizden tuttu mu bir kez yükseltir yükselttikçe kişiliğimizi de yüceltir yüceltilecek kadar... Haya, hayatın güzelliği...

''El-haya ve'l-edeb!'' der eskiler; hayasızca bir tavır gördüklerinde, edep dışı bir söz işittiklerinde. Haya ki bir utanma duygusudur; ar ve namus perdesinden bestelenir zaman notalarında. Perde açıldı mı da bir kez; küser sahibine ve kaçar gider coğrafyamızdan bütün güzel nağmelerini toplayarak. Kişi ancak haya sermayesi kadar edîb olur çünki; ancak hayası ölçüsünde müeddeb sayılır. Yakışıksız işlerden alıkoyan da, kötüleri iyi kılan da odur hep.

Hayamızı yitirdik ve silinmiş boş kağıtlara döndü şimdi hayat. Lalezarlarımızda ayrıklar bitti hayasızlıktan; medeniyet birikimlerimiz ağıt sütunlarında kırıldı, yontulmuş mermerlerimiz damar damar çatladı. Zümrüdü ankanın kanatlarından kavruk baharlara döküldü safirler. İmkanın en dar kapısında oturup ruhumuzu şer ile şerh ettik; ve hayayı unuttuk. Esir kentlerin mahpusları gibi puslu sokaklara serpildi fırtınalı akşamlarda hayasızlık; ve göz kapaklarımıza kan damladı süveydalarımızdan. Her karanlıkta yağmurlar büyüttü acılarımızı ve her solukta biraz daha savaş, biraz daha şiddet, biraz daha kin, biraz daha vahşet, biraz daha.. biraz daha...

Hayamızı yitirdik ve Leyla'lar leylî renklere bağlar oldu zülüflerini. Hayalî ahlâk bezirganları bir nane çöpüyle tarttılar hayalarımızı hayal terazilerinde; haya içinde yaşarken hayal içinde öldük. ''Hayalî'' tahallus eden şairler ''Haya-lı'' hayatlar sürerlerdi hani de, kirpiklerinin arasından eski zaman sevdalarını damıtırken ''Geçmiş zaman olur ki hayalı cihan değer'' derlerdi... Heyhât!.. Hayal meyal şeylermiş... Hayalî yükler bükmede şimdi belimizi.

Hayamızı yitirdik; ve tımarsız, kaşağısız, pusatsız bıraktık küheylanlarımızı; kılıçsız, kargısız, cevşensiz koyduk süvarileri. İkonlara gizlenmiş ruhbanlara çaldırdık ruhlarımızı. Akrep yuvalarından ecinni raksların ateşi sıçradı üzerimize. Kevn ü fesadda anılmamacasına yıktık eski ahitlerimizi, yeni ahitlerimizi. Ahdimiz haya üzerineydi, kaybettik ve ahlâkımız eskidi. Dönüş biletini giderken yırttık ahitleşmeye de, kutsal vadilerde nalınlarımızı ayağımızda unuttuk. Parlayan yıldızlarımızdan astroitler düştü bahtımıza. Filmin son karesiyle birlikte elif ve lam ve he de karardı. Kelamlarımızda yorulan harfler laf kılığında yağdı dünyamıza. Efsunlu sözlerle dolu hamayılların çörekotlarınca küçüldü ruhlarımız. Gizi çözen gecelerimiz, geceyi düğümleyen gizlerde gizlendi. Kafesinde sindirilmiş aslanlara dönünce ahlâk, avcıların tarihinde kötü figüranlar olarak anlatıldı haya; ve aslanlar kendi tarihlerini yazamadılar hiç.

Hayamızı yitirdik; ve münzevi hayallerde eklemledik âhlarımızı birbirine, düşlere karışan hayatımızı zincir yaptık. Huzurun ak sayfalarına derunî sağanaklardan kan revan acılar gönderdik. Gazeller ve kasideler hep yitik sevdalarda döndü mersiyeye... Ağladık geceler ve gündüzler boyu, ağlayacağız aylar ve yıllar yılı...

Haya... Aaah, en eski yitiğimiz...

Hayadan ötesi hayal, aslı yok bir düşünce...

Hayadan öte hayat, esası bozuk günce


ve kapansın gözleri semazenlerin...!


İSKENDER PALA

11.29.2008

KÖR ÇOÇUK

Adamın biri, ilk defa gittiği küçük bir kasabada şaşkın şaşkın

gezindikten sonra yol kenarında duran bir arabanın yanına sokulmuş ve arka

koltukta tek başına oturan çocuğa:

- Buraların yabancısıyım, demiş. Parkın hemen yanıbaşındaki fırını

arıyorum, çok yakın olduğunu söylediler.

Çocuk, arabanın penceresini iyice açtıktan sonra:

- Ben de buraya ilk defa geliyorum, demiş. Ama sağ tarafa gitmeniz

gerekiyor herhalde.

Adam, çocuğun da yabancı olmasına rağmen bunu nasıl anladığını sormuş

ister istemez.

Çocuk:

-Ihlamur çiçeklerinin kokusunu duymuyor musunuz? diye gülümsemiş.

Kuş cıvıltıları da oradan geliyor zaten.

- iyi ama, demiş adam, bunların parktan değil de tek bir ağaçtan

gelmediği ne malûm?

- Tek bir ağaçtan bu kadar yoğun koku gelmez, diye atılmış çocuk.

Üstelik,

manolyalar da katılıyor onlara. Hem biraz derin nefes alırsanız,

fırından

yeni çıkmış ekmeklerin kokusunu duyacaksınız.

Adam, gözlerini hafifçe kısarak denileni yaptıktan sonra, cebinden bir

kağıt para çıkartıp teşekkür ederken farketmiş onun kör olduğunu.

Çocuk ise, konuşurken bir anda sözlerini yarıda kesmesinden anlamış,

adamın kendisini farkettiğini.

Işığa hasret gözlerini ondan saklamaya çalışırken - Üç yil önce bir kaza

geçirmiştim, demiş, görmeyi o kadar çok özledimki.

Sizinkiler sağlam öyle değil mi?

Adam, çocuğun tarif ettiği yerde bulunan fırına yönelirken:- Artık emin değilim, demiş. Emin olduğum tek şey, benden daha - iyi gördüğündür

7.21.2008

Gül bahçesi

Delikanlı yıllar sonra doğduğu kasabaya döner.Sabah uyandığında aklına yıllar önce evlenmek istediği,kasabanın güzel kızı gelir.Kızın güzelliği cevre kasaba ve şehirlerde bile dillerdedir ve kimler istediyse kız bir türlü olumlu yanıt vermemiştir.Otelden çıkar ve gördüğü yaslı adama kızı sorar.Yaşlı adam az ilerde güzel bahçe içinde bir ev gösterir, kızın orada oturduğunu söyler.Delikanlı merak eder,kızın nasıl biriyle evlendiğini.Bir kösede beklemeye baslar,bir müddet sonra yaşlıca kel pek te hoş görünmeyen bir adamı yolcu eder kız kapıdan...Üstelik zengin bir adam da değildir....

Adam gittikten sonra delikanlı çalar kapıyı,kendini tanıtır.Sorar niye bu adamla evlendiğini kıza...

Kız söylerim der ama bir koşulla....

Evin arkasında büyük bir gül bahçesine götürür delikanlıyı ve der ki:

Bu bahçenin en güzel gülünü bana getirirsen söyleyeceğim sana niye bu adamla evlendiğimi...Ama asla geri yürümek yok bahçede,arkana bakmak yok en güzel gülü istiyorum sadece...

Memnuniyetle der delikanlı ve girer bahçeye....

Çok güzel sari bir gül durmaktadır karşısında tam elini güle uzatmışken pembe bir gonca görür az ötede,ilerler...

Ona uzanırken kadife kırmızı bir gül ilişir gözüne ilerde...

Derken.....Birde bakar bahçenin sonuna gelmiş...

Kıza verdiği söz gelir aklına..Geri dönmek yok...

Ne yapsın..Mecburen bulduğu alelade,hatta solmaya yüz tutmuş bir gülü mahcup bir şekilde götürür kıza....

Kız gülümser gülü görünce..

''Bilmem aldın mi cevabini''der delikanlıya.....

Hayat bu bahçede yürümeye benzer....

Neme lazım

Kanunî Sultan Süleyman Han, Osmanlı Devletinin en yüksek seviyelere çıktığı bir devrin pâdişahıdır. Ama, “Günün birinde Osmanlı da inişe geçer mi, çökmeye yüz tutar mı?” diye de zaman zaman düşünür.
Bu endişesini aynı zamanda süt kardeşi olan meşhur âlim Yahyâ Efendi’ye açmaya karar verir. Yahyâ Efendi’ye bir mektup gönderir: “Sen ilâhî sırlara vâkıf birisin. Osmanlı’nın âkıbeti nasıl olur? Bir gün olur da izmihlâle uğrar mı?” diye özetler endişesini.
Pâdişahtan gelen mektubu okuyan Yahyâ Efendi’nin cevâbı ise: “Neme lâzım be Sultanım!” şeklinde gāyet kısa olur.

Topkapı Sarayı'nda bu cevâbı hayretle okuyan Sultan, bu söze bir ma‘nâ veremez, endişesi daha da artar. “Acabâ bilmediğimiz bir mânâ mı vardır bu cevapta?” diye düşünür. Kalkar, Yahyâ Efendi’nin Beşiktaş’taki dergâhına gider.

Sitemle: “Ağabey, ne olur mektubuma cevap ver. Bizi geçiştirme, suâli ciddiye al!” diyerek, suâlini tekrar sorar.
Yahyâ Efendi duraklar: “Sultanım, sizin suâlinizi ciddiye almamak kābil mi? Ben suâlinizin üzerine iyice düşündüm ve kanâatimi de açıkça arz etmiştim.”

“İyi ama bu cevaptan bir şey anlamadım. Sâdece: ‘Neme lâzım be sultânım!’ demişsiniz.”
Yahyâ Efendi bunun üzerine ibret dolu şu sözleri söyler:
“Sultanım! Bir devlette zulüm yayılsa, haksızlıklar ayyûka çıksa, işitenler de ‘Neme lâzım’ deyip uzaklaşsalar; sonra koyunları kurtlar değil de çobanlar yese, bilenler de ‘Neme lâzım’ deyip bunu söylemeyip sussalar, gizleseler; fakirlerin, muhtaçların, kimsesizlerin feryâdı göklere çıksa da bunu da taşlardan başkası işitmese, işte o zaman devletin sonu görünür.

Böyle durumlardan sonra devletin hazînesi boşalır, halkın i‘timad ve hürmeti sarsılır. Âsâyiş ve emniyete vesîle olan, itâat hissi gider, halkta hürmet duygusu yok olur. Çöküş ve izmihlâl de böylece mukadder hâle gelir.”

İki bardak su kadar

Hükümdarın yasamda en çok güvendiği, tek akil hocası bir bilge kişiymiş. Günlerden bir gün bu bilge kişiyle otururken hükümdar söyle bir soru sormuş:

'Sen ki göğün gizemine ermiş, bilime yön vermiş bir adamsın. İnsanlar, ister hükümdar kadar güçlü, ister savaşçılar kadar onurlu olsun ayağına kapanır ağzından çıkacak bir sözü beklerler.

Simdi senin gibi bilge bir adamın fikrini merak etmekteyim, 'Benim hükümdarlığım ve servetim hakkında ne düşünüyorsun?'

Bilge bu soru karşısında hükümdarın gözlerine bakarak su sözleri söylemiş: 'Diyelim ki hükümdarım, kızgın ve uçsuz bir çöldesiniz. Ölmemek için, size uzatacağım bir bardak suya servetinizin yarısını verir miydiniz?" 'Verirdim tabii.'

'Zaman geçti diyelim susuzluğunuz arttı, size uzatacağım bir sonraki bardağa servetinizin öteki yarısını da verir miydiniz?'

Hükümdar biraz düşünür ve ardından : 'Ölmemek için evet' der.

Bunun üzerine bilge kişi gülerek su sözleri söylemiş: 'Madem öyle, o zaman övünmeyin fazlaca. Çünkü haşmetlim, sizin servetiniz yalnızca; iki bardak sudur.'

Üç söz

uzun ama sonuna kadar okuyun

İnsanoğlunun rızkını temin etme peşinde en az bugünkü kadar koştuğu devirlerden birinde, bir adamcağızın yolu gurbete düşmüş. Düğnünün hemen sonrasında geldiği diyar-i gurbette gece dememiş, gündüz dememiş, çalışmış.

Geride bıraktığı taze gelinin hayali ciğerini yakadursun, bu ev parası, şu arsa parası, öbürü mal-melal için derken, adamcağız tam on sekiz sene kalmış gurbet elde. O devrin parasıyla da üç bin akçe biriktirmiş. Cümle ihtiyaçları karşılayıp, ufaktan bir iş kurmaya da yeter bu para diye düşünerek, memleketine gidecek kervanın yolunu gözlemeye başlamış.

Nihayet vakit gelmiş, parasını koynuna saklayıp, aldığı hediyeleri devesine yüklemiş, bin bir hayalle kervana katılmış, düşmüş yollara

Üç-beş gün gittikten sonra, kervanın konakladığı bir kasabada meşgale olur, hasretini dindirir diye çarşıyı dolaşmaya çıkmış. İnsan varacağı yere yaklaştıkça yollar uzamaya başlar ye... Zaman geçsin diye sağa-sola bakınıp dolanırken, biraz öteden gelen bir ses dikkatini çekmiş:

- 1000 akçeye bir sööz, 1000 akçeye bir söööz...

Yanlış mı duydum, diye bir daha kulak vermiş, hayır... Kendisinin canını dişine takıp altı senede kazandığı paraya tek bir sözü satıyorlar! Ne garip adamlar var şu dünyada, demiş kendi kendine, kim bir söze 1000 akçe verir ki?...

Önce üstünde durmamış adam. Lakin kervana doğru yola koyulduğu sırada bir merak ateşi düşmüş içine, kafası karışmış.

Acaba nasıl bir söz bu? 1000 akçe istediklerine göre kim bilir ne kadar kıymetlidir!... Boşveeer, söz değil mi hepsi hepsi? Altı sene çalıştım, dile kolay altı sene o para için ben... Müşterisi olmasa bu adam da bu işi yapmaz ki canim... Evi yapıp iş kurmaya 2000 akçe de yeter, toprağı biraz az alıveririm. Acaba bu söz ne ki?

Böyle kendi kendine söylene söylene söz satan adamın yanına kadar gelmiş. 1000 akçeyi uzatıp, söyle demiş, o sözü ben alıyorum. 1000 akçeye bir söz satan adam yaklaşmış bizimkinin kulağına, kimselerin duyamayacağı bir sesle fısıldamış:

- Kaderde ne varsa o olur...

Sözü duyunca rengi atmış, benzi uçmuş garibin, ben bunu zaten biliyordum da diyememiş. Neyse... Hayal kırıklığına rağmen aldığı sözü bir mücevher gibi 2000 akçesinin yanına koymuş, kervana doğru yürüyeme koyulmuş. Adamcağız tam çarşıdan çıkacakken, birinin daha şöyle bağırdığını işitivermiş:

- 1000 akçeye bir söööz, 1000 akçeye bir söööz...

Kendine kızmayı bırakıp, bu kasabaya, bu çarsıya, bu adamlara söylenmeye başlamış. Başlamış ama merak bu kez ümitlerin bohçasına sarılarak düşmüş yüreğine. Kaybetmenin acısı kazanma arzusuyla birleşince akıl terk eder sahibini. Bizimkinin aklı da, bu sebeple olsa gerek, terk etmiş onu.

Belki bu defa bu paraya değecek bir sözdür. 1000 akçem gitti zaten. Oturduğumuz evde fena değil aslında. Köy yerinde bin akçe neyimize yetmiyor. Derken, uzatmış parayı, söyle bakalım efendi, demiş, neymiş bu kadar değerli söz?

Parayı alan adam, kimsenin dinleyip dinlemediğini kolaçan ettikten sonra sözünü söylemiş:

- Beyim, gönül neyi severse güzel odur...

Eski zaman hikayelerine aşina iseniz, kalan 1000 akçenin de bir başka söze verildiğini tahmin etmekte güçlük çekmeyeceksiniz. Uzatmayalım, bizimkinin son 1000 akçesini de koynundan pır diye uçuran son söz de şöyleymiş:

- Her şeyin bir vakti vardır, hiç bir şey aceleye gelmez...


On sekiz senede kazandığını üç söze veren adamcağız, memlekete döndüğümde kime ne söylerim, diye düşünceli düşünceli yürürken, bir kuyunun başında toplanmış kalabalık dikkatini çekmiş. Biraz daha yaklaşınca, kalabalığın arasındaki tellalın sözlerini duymuş:


- Ey ahali, duyduk duymadık demeyin! Bugüne kadar bu kuyuya girip sağ çıkan olmadı, bunu başarabilene padişahımız ağırlığınca altın verecektir!


Kalabalıktan, o kuyunun halkın tek su kaynağı olduğunu, kuyudaki canavarın suyu kesip, aşağı inmeye cesaret edebilenleri öldürdüğünü öğrenmiş ki, o anda aklına satın aldığı ilk söz gelmiş. „Kaderde ne varsa o olur!“


- Ben o kuyuya girerim, diye haykırmış kalabalığı yararken.


Beline bir ip bağlayıp aşağıya salmışlar adamcağızı. Aşağı indiğinde, belindeki ipi çözüp başını kaldırmış ki ne görsün? Yerlerde insan kemikleri, karşıda dev bir ejderha, ejderhanın sağında güzeller güzeli bir hatun, solunda çirkin mi çirkin bir kurbağa. Garibimin korkmasına bile zaman tanımadan haykırmış ejderha:


- insanoğlu, insanoğlu! Söyle bakalım, kadın mı daha güzel, kurbağa mı?


Adamcağız korkudan titreyerek tam kadın güzel diyecekmiş ki, birden satın aldığı ikinci söz gelmiş aklına. Kekeleyerek:

- Gönül neyi severse güzel odur, deyivermiş.

Bu cevaptan çok memnun kalan ejderhanın kahkahaları kuyunun başındakilere kadar geldiğinde, bizimki ejderhadan kimseyi öldürmeyeceğinin, suyu bırakacağının sözünü çoktan almış bile. Meğer kurbağanın gözüne aşık olan ejderha, kadının güzelliğini duymaya tahammül edemediği için insanların canına kast etmekte, sulara el koymaktaymış.

Padişahtan ağırlığınca altını alan adam, güle-oynaya evinin yolunu tutmuş. Keyifle muhabbetle dere-tepe düz olmuş, memleketine vasıl olmuş. Nice bin hayalle evine varmış. Kapıyı çalmadan evvel pencereden içeriye şöyle bir göz atmış ki, ne görsün! Karısı bir civanla göz göze, diz dize oturuyor sedirin başında.


O anda feleği şaşmış adamcağızın. Ben bunca sene bunun için mi sefil-perişan oldum, deyip çekmiş hançerini, dalmış kapıdan içeriye. Fakat Hakk’ın hikmeti, o anda satın aldığı üçüncü söz gelmiş hatırına: „Her şeyin bir vakti vardır, hiç bir şey aceleye gelmez!“ Duraklamış, hançeri kınına sokup:

- Hayırdır hanım, demiş, kim bu delikanlı?

Kadıncağız senelerdir yollarını beklediği kocasına dönmüş:

- Hani sen giderken... demeye kalmadan, delikanlı babasının ellerine çoktan sarılmış bile.

Allahın emaneti

Hz.Ümm-i Süleym, gayet temiz ahlak sahibi bir hatun idi. Çocuğu vefat ettiği zaman, sabır ve metanetle bizzat kendisi yıkadı ve kendisi kefenledi ve bir tarafa bırakıp, komşularına dönerek:
- Babasına haber vermeyin.

Hz. Ebu Talha orada bulunmamaktaydı. Akşam eve döndüğünde, çocuğu sordu, hanımı:
- Gördüğünden şimdi çok iyidir, der.

Sonra yemek yediler, oturdular, birlikte oldular. Bir müddet sonra Hz.Ümm-i Süleym, beyine gayet metanetle şöyle der:

- Ebu Talha, ödünç alınmış bir şeyi geri vermek icap eder mi etmez mi?

- Söylediğin bu söz nasıl bir söz, elbette ki ödünç alınan şey geri verilmeli.

- O halde, Hak Teala da sana emanetten vermiş bulunduğu çocuğu aldı.

Ebu Talha bu sözü duyunca :
- Biz Allah için halk edilmiş bulunuyoruz ve hep onun tarafına döneceğiz, der ve şükreder.

Sabah olunca gidip Resulullah a (s.a.v.) anlatır.

Resulullah (s.a.v.):
- Ya Rabbi bunun daha iyi bir karşılığını Ebu Talha ya ver, diye dua eder.

Merhametli insan kalmadı demeyesiniz diye...

Hz. Ömer arkadaşlarıyla sohbet ederken, huzura üç genç girerler.
Derler ki :
-"Ey halife, bu aramızdaki arkadaş bizim babamızı öldürdü.
Ne gerekiyorsa lütfen yerine getirin." Bu söz üzerine Hz.Ömer
suçlanan gence dönerek :
- Söyledikleri doğru mu diye sorar , Suçlanan genç der ki :
-evet doğru.
Bu söz üzerine Hz Ömer anlat bakalım nasıl oldu diye sorar:
Bunun üzerine genç anlatmaya başlar, der ki :
-"Ben bulunduğum kasabada hali vakti yerinde olan bir insanim.ailemle beraber gezmeye çıktık, kader bizi arkadaşların bulunduğu yere
getirdi. Affedersiniz hayvanlarımın arasında bir güzel atım var ki dönen bir defa daha bakıyor, hayvana ne yaptıysam bu arkadaşların bahçesinden meyve koparmasına engel olamadım, arkadaşların babası içerden hışımla
çıktı atıma bir taş attı atım oracıkta öldü. Nefsime bu durum ağır geldi, ben de bir taş attım, babaları öldü. Kaçmak istedim fakat arkadaşlar beni yakaladı, durum bundan ibaret" dedi. Bu söz üzerine Hz Ömer
-"Söyleyecek bir şey yok, bu suçun cezası idam.Madem suçunu da kabul ettin" dedi.
Bu sözden sonra delikanlı söz alarak
-"Efendim bir özrüm var" diyerek konuşmaya başladı
- "Ben memleketinde zengin bir insanım, babam rahmetli olmadan bana epey bir altın bıraktı.Gelirken kardeşim küçük olduğu için saklamak zorunda kaldım. Şimdi siz bu cezayı infaz ederseniz yetimin hakkını zayi
ettiğiniz için Allah(cc) indinde sorumlu olursunuz, bana üç gün izin verirseniz ben emaneti kardeşime teslim eder gelirim, bu üç gün içinde yerime birini bulurum" der.
Hz. Ömer dayanamaz der ki :
-"Bu topluluğa yabancı birisin, senin yerine kim kalır ki?!"
Sözün burasında genç adam ortama bir göz atar, der ki:
- "Bu zat benim yerime kalır." O zat Hz. Peygamber Efendimizin (sav) en iyi arkadaşlarından daha yaşarken cennetle müjdelenen Amr Ibni As' dan başkası değildir. Hz.Ömer Amr'a dönerek,
- "Ey Amr, delikanlıyı duydun" der. O yüce sahabi
-"Evet, ben kefilim" der ve genç adam serbest bırakılır.
Üçüncü günün sonunda vakit dolmak üzere ama gençten bir haber yoktur. Medine'nin ileri gelenleri Hz. Ömer'e çıkarak gencin gelmeyeceği, dolayısıyla Amr Ibni As'a verilecek idam yerine maktulun diyetini vermeyi
teklif ederler, fakat gençler razı olmaz ve babamızın kanı yerde kalsın istemiyoruz derler.
Hz. Ömer kendinden beklenen cevabı verir der ki :
"Bu kefil babam olsa fark etmez cezayı infaz ederim."
Hz Amr Ibni As ise tam bir teslimiyet içerisinde der ki :
-"Biz de sözümüzün arkasındayız."
Bu arada kalabalıkta bir dalgalanma olur ve insanların arasından genç görünür. Hz. Ömer gence dönerek derki evladım gelmeme gibi önemli bir tercih hakkın vardı neden geldin?" Genç vakurla başını kaldırır ve (günümüz
insanı için pek de önemli olmayan)
"AHDE VEFASIZLIK ETTİ" demeyesiniz diye geldim der.
Hz.Ömer başını bu defa çevirir ve Amr Ibni As'a der ki :
-"Ey Amr, sen bu delikanlıyı tanımıyorsun nasıl oldu onun yerine
kefil oldun".
Amr Ibni As vakurla kanımızı donduracak bir cevap verir,
-"Bu kadar insanın içerisinden beni seçti.
"İNSANLIK ÖLDÜ "dedirtmemek için kabul ettim" der.
Sıra gençlere gelir, derler ki :
-"Biz bu davadan vazgeçiyoruz."
Bu sözün üzerine Hz Ömer :
-"Ne oldu, biraz evvel babamızın kanı yerde kalmasın diyordunuz ne oldu da vazgeçiyorsunuz?"der.
Gençlerin cevabı da dehşetlidir :
-"MERHAMETLİ İNSAN KALMADI" DEMEYESİNİZ DİYE ...
selam ve duayla

Dört kelebek

Dört tane kelebek bir gün bir ateş görmüşler. Bunun nasıl bir şey olduğunu öğrenmek istemişler. Birinci kelebek ateşe biraz yaklaşmış ve üzerinin aydınlandığını görmüş. arkadaşlarının yanına gelmiş ve:
-Bu ateş aydınlatıcı bir şey ! demiş..
İkinci kelebek bununla yetinmeyerek daha fazla şey öğrenmek istemiş. Biraz daha yaklaşmış ve ısındığını hissetmiş.. demiş ki:
-Aynı zamanda bu ateş ısıtıcı bir şey !
Üçüncü kelebek bununla da yetinmemiş, Biraz daha biraz daha yaklaşmış. Bir anda ateşin kanatlarını yaladığını hissetmiş ve yanmış kanatlarıyla geri dönmüş.. Şöyle demiş:
-Ve bu ateş yakıcı bir şey !
Sonuncu kelebek daha da çok şey öğrenmek istiyormuş. Biraz yaklaşmış, aydınlandığını görmüş. Biraz yaklaşmış, ısındığını hissetmiş. Biraz daha yaklaşmış, ateş kanatlarını kavurmuş. ve biraz daha yaklaştıktan sonra tamamen yanan kelebek "poff ! " diye ortadan kayboluvermiş...
Ateşin gerçekten ne olduğunu belki bir tek o öğrenmiş ama geri dönüp söyleyememiş. Çünkü o kaybolmuş ateş içinde ve bir şeyi, ancak içinde kaybolan bilebilirmiş !......

Dostunuz randevuya gelmez ise

Sizin sevdiğiniz , onunda sizi sevdiğini bildiğiniz dostunuz bir gün sizi arasa. Maddi yönden çok darda olduğunu, yardımcı olmanızı talep etse. Cevabınız; borç bile değil, karşılıksız severek ihtiyacı olan meblağı, hatta daha fazlasını vereceğinizi söyleseniz,

Yada; maddi değil de manevi yönden çok sıkıntıda olduğunu ,anlatacağı sırrını sizden başkasının saklayacağından emin olmadığını, güveneceği tek kişinin siz olduğunu, fikirlerinizin onun için çok önemli olduğunu belirtip, dertleşmek, paylaşmak, çözüm önerinizi almak istediğini söylese...

Karşılıklı bir yer belirleyip saat 13.00 de buluşmak üzere kararlaştırsanız. O saatte siz randevunuza gitseniz ve dostunuzun gelmediğini görüp herhalde önemli bir işi çıktı biraz bekleyeyim deseniz. Bu bekleyiş yarım saat,bir saat geçtiği halde hala gelen giden yok. İki saat sonra gayri ciddi bir tutum içinde pişkin bir tavırla gelse. Merakla

-"Önemli bir şey yoktur herhalde ?” diye sorsanız

-“Yok canım! Nasıl olsa dostum değil misin? Her zaman hoşgörülüsün beni beklersin diye düşündüm” olsa!..

Hem de hiçbir pişmanlık gösterip özür dilemeksizin!....
Bu değer verdiğiniz dostunuzun ikinci bir şık olarak randevusuna hiç gelmediğini düşünün. Neler hissedersiniz? Bir kere daha arayıp başka bir ihtiyacı yada sıkıntısı olduğunda cevabınız, tavrınız ne olur?

Bizi bir annenin çocuğuna merhametinin binlerce kat fazlasıyla merhametiyle seven ve sonsuz rahmetiyle kuşatan Rabbimizin günde beş vakit lütfedip huzuruna davet ederek ihtiyaçlarımızı ,sıkıntılarımızı dile getirmemiz için çağrısına zamanında ,yada hiç gitmememizin mazereti ne olabilir?

Yıllarca gitmeyip can boğazdan çıkmadan bir gün nedamet duyup (gene onun sonsuz şefkat ve merhametinin sonucu) huzuruna samimi bir pişmanlıkla varıp af dileyip göz yaşı döktüğümüz takdirde affedeceğini söylemesinin ne büyük bir rahmet olduğunun farkında mıyız?

Rabbimiz ! Namazlarımızı paçavra gibi yüzümüze fırlatılan değil miracımız olan namazlar eyle...

Resûlullah rükûda O’nu bekledi

Bir gün sabah namazı vaktinde, Hazret-i Ali mescide giderken yolda bir ihtiyara rast geldi. İhtiyarın ak sakalına hürmet edip, önüne geçmeyip, aheste aheste ardınca yürüdü. Mescid kapısına vardıklarında ihtiyar içeri girmeyip, yoluna devam etti. Daha sonra Hazret-i Ali o ihtiyarın Hıristiyan olduğunu anladı. Mescide girdiğinde Resûlullah Hazretleri’ni rükuda gördü. Güneşin doğma zamanı yaklaşmıştı ve hemen cemaate uyup namazını kıldı.

Namazdan sonra, Sahâbe-i Kirâm, Resûlullah Hazretleri’nden sordular ki:

“Yâ Resûlallah! Birinci rükuda âdet-i şerîfinizden daha uzun durdunuz. O kadar ki, güneşin doğması yaklaştı. Lütfedip, sebebini beyan ediniz.”

O Server-i Enbiyâ Hazretleri bu söz üzerine,

“Adet miktarı rüku tesbihini edâ ettikten sonra, Semi’allahülimen hamideh deyip, kıyâma kalkmak istediğimde, Cebrâîl Aleyhisselâm sidret-ül müntehâdan süratle gelip, kanadı ile arkamı basıp, başı ile başımı tutup, kalkmama engel oldu. Bundan başka, hikmetinin ne olduğunu ben de bilmiyorum” buyurdular.

O an Allahü teâlâ, Hazret-i Cebrail’e emreyledi ki,

“Var Habîbime, sebebini bildir. Eshâbına bu sırrı açıklasın”

O saat Hazret-i Cebrâil, Habîbullah’ın huzuruna gelip, haber verdi ki,

“Yâ Resûlallah! Mübârek başınızı rükudan kaldırmak istediğiniz zaman, Allahü teâlâ bana emretti ki, var Habîbimin arkasını tut; rükudan kalkmasın ki, benim kulum Ali, yolda, bir ak sakallı ihtiyarın, sakalına hürmet edip, aheste yürümekle, cemaat sevabından mahrum kalıyor. Kalmasın, Habîbime erişsin. İftitâh tekbîrinin sevabına nâil olsun. Ben de geldim, Sultanımı rükuda tuttum ve Ali geldi.

Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretleri beni sizi rükuda tutmağa gönderdiği zaman kardeşim İsrâfîl’i de güneşi tutmağa gönderdi ki, çabuk doğmasın ve Hazret-i Ali size erişinceye kadar eğlesin. İşte hikmeti buydu.”

Bana Söz Verirmisin

Bir Müslüman. Bir ateşperest. Birlikte çalışıyorlar. Namaz vakti.
Müslüman:
-Namaz kılacağım. Namaz kılarken, bana ilişmeyeceğine dair söz verir misin?
-Veririm.
Namaz....
Bir müddet sonra... Ateşperest. İbadet zamanı...
-Şimdi sıra ben de, ben ibâdet ederken, bana ilişmeyeceğine söz verir misin.
-Olur sana ilişmem... Rahatça ibâdetini yapabilirsin.
Fakat ateşperest ateşe tapmak üzere secdeye varınca, Müslüman hemen üzerine atılır. Sözünde duramaz.. Tam o esnada şöyle bir ses duyar:
- Söz verdiğin zaman sözünü yerine getir.
Bunun üzerine adama ilişmeden geri çekilir. Sonra ateşperest ibâdetini bitirdiğinde sorar:
-Evvela hücum ettin. Sonra niye vazgeçtin?...
-Allah’tan başkasına secde ettiğin zaman, dayanamadım, üzerine atıldım. Seni öldürmek istiyordum. Fakat tam o anda :
-Söz verdiğin zaman ahdini yerine getir, diyen bir ses, beni o teşebbüsümden alıkoydu.
Bunun üzerine mecûsi:
-Şimdi inandım ki, asıl ve gerçek ilâh senin Rabbindir. Kendi düşmanı için dostunu bile azarlıyor. İşte huzurunda Müslüman oluyorum diyerek kelime-i şehâdet getirir.

Baba ve oğlu

Ortaokulda okuyan ve kısa bir süre önce annesini kaybeden genç,babasıyla
birlikte yaşıyordu.
Babasıyla aralarında çok güzel bir dostluk vardı.Genç
okulun futbol takımındaydı.Takımdaydı ama, ufak-tefek yapısı ve
tecrübesizliği sebebiyle hoca ona bir türlü maçlarda görev vermiyordu.
Bu yüzden her zaman yedek kulübesinde otururdu.
Buna rağmen babası hiçbir maçını kaybetmez ve her zaman ayağa kalkar
tezahürat yapardı.
Liseye başladığında yine sınıfın en sıska öğrencisiydi.Fakat babası onu
hep futbol oynamaya teşvik etti;bununla birlikte,eğer istemezse oynamayabileceğini de
belirtti.Delikanlı futbolu seviyordu ve takımda kalmaya karar verdi.Her idmanda elinden geleni yapıyor takımın as oyuncusu olmaya gayret ediyordu.Ama sürekli yedek kulübesinde oturmaktan kurtulamadı.
İnançlı babası tribünde her zaman ki yerini alıp oğlunu desteklemek için tezahürat yapmaya devam ediyordu.
Genç üniversiteye başladığında futbol onun için önemini kaybetmeye yüz
tuttu,ama yine de elinden geleni yaptı.Herkes onun okul takımına giremeyeceğinden emin olsa da o bunu başardı.
Takımın antrenörü onu listeye dahil ettiğini,Çünkü her idmana yüreğini
koyduğunu ve takımın diğer üyelerini de şevke getirdiğini itiraf etti.
Takıma girebildiği onu o kadar heyecanlandırdı ve sevindirdi ki ,soluğu en yakın telefon kulübesinde aldı ve babasına müjdeyi verdi.Onun bu başarısına sevinen baba mutluluğunu paylaştı ve kendine maçların sezonluk biletlerini göndermesini istedi.
Üniversitede dört yıl boyunca hiçbir idmanı kaçırmayan genç,ne yazık
ki hiçbir maçta oynayamadı. Futbol sezonunun sonlarına doğru,büyük bir eleme maçının idmanı için sahaya çıkmaya hazırlanan gencin yanına, elinde telgrafla antrenörü geldi.Delikanlı telgrafı okuyunca ölüm sessizliğine büründü.Güçlükle yutkunarak hocasına şunları söyledi
"Bu sabah babam ölmüş? izninizle bu gün idmana gelmesem?"
Hocası onun şefkatle boynuna sarıldı ve"bu hafta dinlen evlat" dedi.Ve cumartesi günkü maçada gelmeyi aklından geçirme."
Cumartesi geldi çattı,ama okul takımının durumu hiç de iyi değildi.Maçın sonlarına doğru sessizce bir kişi soyunma odasına girdi,formasını ve futbol ayakkabısını giyip
sahanın kenarına çıktı.
Babası ölen ufaklıktı bu!
Antrenör ve oyuncular bu azimli arkadaşlarını bu kadar kısa sürede
tekrar aralarında görmekten son derece şaşkındılar..
Hocasının yanına giden genç "Lütfen izin verin oynayayım" dedi.
"Bu gün oynamak zorundayım."
Hocası önce onu duymamış gibi davrandı.Böylesine zor bir eleme maçında takımının en kötü oyuncusunu sahaya çıkarmasına imkan olmadığını düşünüyordu.Ama genç o
kadar ısrar etti ki,sonunda ona acıyan hocası razı oldu:"Peki,oyuna
girebilirsin."
Gencin oyuna girmesinin üstünden çok geçmemişti ki,hem hoca,hem oyuncular hem de arkadaşları gördüklerine inanamadılar.Daha önce hiç oynamamış bu meçhul ufaklığın
her hareketi harika,attığı her pas isabetliydi.Karşı takımın oyuncuları onu durduramıyordu.Koşuyor pas veriyor, savunmaya geçiyor ve maçın yıldızı gibi parlıyordu.Sonunda gencin takımı aradaki farkı kapattı,nihayet atılan
gollerle de beraberliği yakaladı.Ve son saniyelerde ufaklık topu tek başına sürükleyip herkesi geçti ve galibiyet golünü attı.Maç bitmişti,okulun taraftarları sevinç çığlıkları atıyor,arkadaşları ufaklığı omuzlarında taşıyordu.
Seyirciler stadyumu terk ettikten,oyuncular duşlarını alıp soyunma
odasına boşalttıktan sonra,takımın hocası ufaklığı bir köşede tek başına sessizce oturduğunu fark etti.Yanına gidip "Evlat,inanmıyorum.
Bu gün bir harikaydın" dedi."sana ne oldu bunu nasıl yaptın anlat bana
"dedi. Hocasına bakan genç gözleri dolu dolu şunları anlattı:
"Babamın öldüğünü biliyorsunuz.
Peki onun gözlerinin görmediğini de biliyor muydunuz?"
Delikanlı güçlükle yutkundu,Gülümsemeye çalıştı.
"Babam bütün maçlara geldi.Çünkü görmediği halde beni desteklemek
istiyordu.
Ve ilk defa bu gün beni görebilirdi.
Ben bu fırsatı kullanmak ve oynayabildiğimi ona göstermek istedim!!!!!"

Dedim ki çok yalnızım

Dedim: Çok yalnızım.
Dedin: ... فَإِنِّي قَرِيبٌ Ben ki sana çok yakınım. Bakara-186



Dedim: Evet biliyorum sen bana yakınsın ama ben senden uzağım, keşke ben de sana yakın olabilseydim.
Dedin: وَاذْكُر رَّبَّكَ فِي نَفْسِكَ تَضَرُّعاً وَخِيفَةً وَ دُونَ الْجَهْرِ مِنَ الْقَوْلِ بِالْغُدُوِّ وَالآصَالِ
Rabbini sabah akşam, yüksek olmayan bir sesle, kendi kendine, ürpertiyle, yalvara yalvara ve için için zikret. Araf-205



Dedim: Buda senin yardımını ister
Dedin: أَلَا تُحِبُّونَ أَن يَغْفِرَ اللَّهُ لَكُمْ ALLAH'ın sizi bağışlamasını istemez misiniz? Nur-22




Dedim: Tabii ki, beni affetmeni çok isterim.
Dedin: وَاسْتَغْفِرُواْ رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُواْ إِلَيْهِ (Öyleyse)Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra O'na tövbe edin. Gerçekten benim rabbim, esirgeyendir, sevendir. Hud-90




Dedim: Çok günahkârım, bu kadar günahla ben ne yaparım?
Dedin: أَلَمْ يَعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ هُوَ يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبَادِهِ ALLAH'ın, kullarının tövbesini kabul edeceğini.. ve ALLAH'ın tövbeyi çok kabul eden ve pek esirgeyen olduğunu hâlâ bilmezler mi? Tevbe-104.




Dedim: Defalarca tövbe edip tövbemi bozdum, artık yüzüm kalmadı.
Dedin: اللَّهِ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ (2) غَافِرِ الذَّنبِ وَقَابِلِ التَّوْبِِ ALLAH aziz ve bilendir, o günahları bağışlayan ve kullarının tövbesini kabul edendir. Ğafir-2/3.



Dedim: Bunca günahım var,hangisinin tövbesini yapayım?!
Dedin: إِنَّ اللَّهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعًا ALLAH bütün günahları bağışlayandır. Zümer-53.



Dedim: Yani yine gelsem yine beni bağışlar mısın?
Dedin: وَ مَن يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلاَّ اللّهُ ALLAH'tan başka günahları bağışlayacak olan yoktur. Ali İmran-135.


Dedim: Ne kadar güzelsin ALLAH'ım! Bilmiyorum bu sözlerin karşısında niçin böylesine içim içime sığmıyor ve erimeye başlıyorum, seni çok seviyorum.
Dedin: إِنَّ اللّهَ يُحِبُّ التَّوَّابِينَ وَ يُحِبُّ الْمُتَطَهِّرِينَ Şüphesiz ki ALLAH tövbe edenleri ve temizlenenleri sever.
Birden 'İlahım ve Rabbim benim senden başka kimim var' dedim.
Sen de أَلَيْسَ اللَّهُ بِكَافٍ عَبْدَهُ
'ALLAH kuluna yetmez mi?' (Zümer-36) dedin.


Dedim: Sen ki beni bu kadar çok seviyorsun ve bana karşı bu kadar iyisin ben ne yapabilirim?
Dedin: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اذْكُرُوا اللَّهَ ذِكْرًا كَثِيرًا (41) وَسَبِّحُوهُ بُكْرَةً وَأَصِيلًا (42) هُوَ الَّذِي يُصَلِّي عَلَيْكُمْ وَمَلَائِكَتُهُ لِيُخْرِجَكُم مِّنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ وَكَانَ بِالْمُؤْمِنِينَ رَحِيمًا
Ey inananlar! ALLAH'ı çokça zikredin. Ve O'nu sabah-akşam tesbih edin. Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için üzerinize rahmetini gönderen Odur. Melekleri de size istiğfar eder. ALLAH, müminlere karşı çok merhametlidir. Ahzap-41/43.



Kendi kendime dedim: ALLAH'ım seni çok seviyorum.

Aslan ve köle

Vaktiyle ülkenin birinde çok korkunç bir ceza şekli vardı.
Halk ve padişah suçlu buldukları insanları, aç aslanlara yedirirlerdi.
Cezanın verilmesine ortak olan halk, toplanarak bu korkunç manzarayı seyrederdi.

O günkü suçlu, bir gün efendisinin yanından kaçan bir köleydi.
Arena dedikleri yüksek duvarlarla çevrili bir meydanın ortasına suçlu olan köleyi diktiler. Üzerine on günlük aç bıraktıkları bir aslanı salıverdiler.

Zavallı adamın üzerine hırsla saldıran aslan birden durakladı ve kölenin ellerini yalamaya başladı. Bu ilginç olay karşısında hayretler içinde kalan halk köleye bunun sebebini sordular.

Zavallı köle şunları söyledi: Bir gün ormanda gezinirken bu aslana rastlamıştım. Pençesine sivri bir diken batmıştı ve zavallı hayvan olduğu yerde inleyip duruyordu.

Yanına giderek pençesindeki dikeni çıkarınca onunla dost oldum.
İşte aslan bunun için yanıma gelince ellerimi yalamaya başladı.

Olayı dinleyen halk bu esrarengiz olay karşısında çok şaşırdı ve duygulandı. Bu olaydan sonra halk ve padişah köleyi de aslanı da serbest bıraktı.
Halk ve padişah kölenin peşinde aslanın uysal bir kedi yavrusu gibi dolaştığını hayretle ve hayranlıkla seyrettiler.


Peygamber efendimiz (s.a.v)’in söylediği gibi kişi ne kadar büyük de olsa, güçlü kuvvetli de olsa kendisinden zayıf birine acır ise onun kalbini kırmaz da gönlünü kazanırsa Allahu Teala ve gökyüzündeki bütün melekler ona acır. Sen birine iyilik yaparsan o iyiliğin karşısında bir yerine on kazanırsın ve yeri gelir o yardım ettiğin kişi de sana acır ve yardım eder

Dört mevsim

Bir zamanlar 4 Oğlu olan bir adam varmış.. Çocuklarının çok erken karar vermemeleri ve önyargılı olmamaları için onları bu konuda eğitmek istemiş.

Böylece her birini uzak bir yerde duran Ağacın yanına gidip ona bakmalarını istemiş. .

İlk oğlan Kışın gitmiş, İkincisi İlkbahar, üçüncüsü yazın
ve sonuncusu sonbaharda.


Geri döndüklerinde hepsini bir araya çağırmış ve ne gördüklerini sormuş.

İlk Oğlan Ağacın çok çirkin, yaşlı ve kupkuru olduğunu söyledi.

İkinci oğlan Hayır yeşillikle doluydu ve canlıydı dedi.

Üçüncü oğlan başka fikirdeydi. Çiçekleri vardı ve kokusuyla görüntüsüyle o kadar muhteşemdi ki daha önce hiç böyle bir şey görmemişti.

Sonuncu Oğlan hepsinin haksız olduğunu ve ağacın meyvelerle dolu, canlı ve hayat dolu olduğunu belirtti.

Yaşlı Adam Oğullarına hepsinin haklı olduğunu söyledi. Çünkü hepsi farklı mevsimlerde ağacı görmeye gitmişti.

Onlara bir Ağacı veya bir İnsanı, kısa bir süre veya bir mevsim tanıdıktan sonra yargılayamayacaklarını anlatmaya çalıştı. Yada neye sahip olup olmadıklarını.

Gerçekleri ancak sonunda, 4 mevsimi gördükten sonra görürsünüz.

Eğer kışın vazgeçersen İlkbaharın nimetinden olursun, Yazın Güzelliğinden ve Sonbaharın bütünlüğünden de.

Bir mevsimin acısının, diğer güzel mevsimleri parçalamasına izin vermeyin.

Hayatınızı bir mevsim(bir dönem) yüzünden yargılamayın.

Unutmayın ki ilerde şuan ki zamanı arayabilirsiniz ve daha güzel günlerde yaşayabilirsiniz.

Benim İnşaallah

Dinle, îmanla pek alâkası olmayan bir adamın dinde hassas bir hanımı varmış. Ve bu hanımın güzel bir de alışkanlığı: Söylediği her sözün başına "İNŞA ALLAH" kelimesini yerleştiriyor.
-Hanım, haydi yemek yiyelim.
-Yiyelim İNŞALLAH bey!
-Hanım haydi çay içelim.
-İçelim İNŞALLAH bey!
Adam ara sıra ikaz ediyor:
-Yahu hanım, her şeye de İNŞALLAH diyorsun. Yemek yiyelim: İNŞALLAH, su içelim: İNŞALLAH! yetti be!
Bir gün akşam saatinde elektrikler söner. Adamın hemen evlerinin karşısındaki bakkaldan mum alması gerekir:
-Hanım ben şu bakkaldan bir mum alıp geleyim.
-Al-gel İNŞALLAH bey!
Adam yine kızar:

-Yahu ne İNŞALLAHI, ne MAŞALLAHI? Alt tarafı iki adım yürüyüp bir mum alıp geleceğim.
Söylenerek gider. Tam bakkalın önünde iki kişi niza eder. Adam onları ayırmaya çalışır, derken polisler gelir; oradakileri toplayıp karakola götürürler. Kim haklı, kim haksız? Sen dedin, ben yaptım. derken adam sabaha kadar aç susuz, hakaretler içinde nezarette kalır. Sabah savcı gelir, sorgu-sual derken akşama doğru adamın olayla ilgisinin olmadığı anlaşılır ve bırakırlar.
Adam yorgun argın, aç-bî ilâç eve gelir ve kapıyı çalar. İçeriden hanımının sesi gelir:
-Kim o?
Adam bitkince cevap verir:
-Benim, İNŞAALLAH!

Namaz kılmamak için bir tercih yap

Bütün ibadetlerine yerine getirmeye çalışan bir adam varmış. Orucunu tutar, zekatını verir, insanlara yardım elini uzatmaktan hiç geri kalmazmış.

Yalnız bu adamın bir kusuru varmış: Namaz kılmak ona çok ağır gelirmiş, üşenirmiş.
Bir gün varmış gitmiş çok büyük bir hocanın yanına.

Demiş ki:Hocam ne yap et beni şu namazdan kurtar. Namaz kılmamak için ne yapmam gerekse söyle yapayım. Yeter ki şu namazdan kurtulayım demiş.

Hoca:Ya evlat ben hiçbir yerde ne duydum ne işittim bu namazdan kurtuluş yok, borcun kılacaksın demiş.

Adam yalvarmış bul hocam diye. Hoca müddet istemiş adam gitmiş. Aradan haftalar geçmiş, adam gelmiş.

Buldun mu hocam demiş,kurtulacak mıyım?
Hoca:Buldum evladım eğer şu 5 şarttan biri sana uyuyorsa NAMAZ dan mesul değilsin

1: ÖLÜ İSEN
2: DELİ İSEN
3: ÇOCUK İSEN
4: HAYVAN İSEN
5: KAFİR İSEN

tercih senin

Ey cebrail !!

Peygamber Efendimiz Cebrail (a.s) a sordu:
Ey Cebrail hiç 7 kat semadan yeryüzüne korku ve dehşet içinde hızlıca indin mi?
Cebrail : evet Ya Muhammed 3 kez dediğin şekilde indiğim oldu.
bunun üzerine Peygamberimiz sordu : nasıl oldu anlat
1. si dedi Cebrail ,Hz.İbrahim ateşe atılırken Allah (c.c) bana dedi ki : Sor bakalım İbrahim'in bizden bir dileği var mıdır
O sırada İbrahim ateşe atılmış şekilde havada ilerliyor(o zaman mancılık yöntemiyle ateşe atmışlardı İbrahim Peygamberi)
Cebrail : hemen süratle indim yeryüzüne ve İbrahim e sordum ; Var mıdır Rabbinden istediğin bir şey
İbrahim peygamber cevapladı: Çekil çekil...Rabbim den geldiyse Başım üstüne.
Bunun üzerine Yaradan emretti.Ateşe serin ol Yere yumuşak ol dedi.

Peygamber efendimiz ya 2. si diye sordu Cebrail'e
Cebrail (a.s) : yine İbrahim oğlu İsmail'i kurban edeceğinde bıçağın keskin yerini değil sırt tarafını İsmailin boğazına sürtüyordu kesmek için.
tam farkına vardı ve bıçağı ters çevirip İsmailin boğazına değdireceği sıra Rabbim emretti.
Yetiş Cebrail al şu iki koçu İbrahim bunları kurban etsin dedi.işte o sırada çok korktum yetişemeyeceğim diye ama şükürler olsun yetiştim dedi.

Peygamberimiz sordu :ye 3. sü Cebrail onu da anlat

Cebrail (a.s) : Ya Rasul Allah onu ne sen sor ne ben söyleyeyim. Rabbime en yakın olduğum yerdeydim.kendi mekanımda ve 7 kat semanın en tepesi denebilir.Sen Uhud savaşındaydın ve....

devam etmesini söyler Peygamberimiz :
Cebrail : Savaş sırasında darbe aldın.darbe alınca miğferinin demiri yanağına battı.Ashab geldi yanına ve sana olan terbiyesinden derki o demiri eliyle değil ağzıyla yanağından hafifçe çekti çıkardı. İşte tam o sırada yanağından süzülen bir damla kan yere düştü düşecek...

Alemlerin Rabbi şöyle dedi: Yetiş Ey Cebrail.Eğer Resulümün Kanı yere düşerse andolsun ki Yerde ve gökte bir tek canlı bırakmam

Cebrail: işte o anda tüm gücümle yeryüzüne Uhud'a yöneldim.O kadar hızla indim ki .... Yanağından süzülen kan tam yere damlamak üzereyken yetiştim ve Kanadımın üzerine düşürdüm...Hamd olsun Rabbime

En yüce şefaat sahibi

Kıyâmet günü, Cenâb-ı Hak, Levh-i Mahfûz’a emâneti olan Kur’ân-ı Kerîm’i sorar. Levh-i Mahfûz, emâneti İsrâfil (a.s.)’a teslim ettiğini; İsrâfil (a.s.) Mikâil (a.s.)’a; Mikâil (a.s.) Cebrâil (a.s.)’a, Cebrâil (a.s.) da Peygamber Efendimize teslim ettiğini söyler.

Peygamber Efendimiz Huzûrullâh’a davet edilir. Cenâb-ı Hak habîbine sorar: Yâ Muhammed! Cebrâil’in emâneti sana ulaştı mı? Peygamber Efendimiz: “Evet, Yâ Rab! Onu ümmetime tebliğ ettim.”, buyurur. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak: “Çağırın ümmet-i Muhammedi, onlara emânetimden suâl edeceğim”, buyurur. Peygamber Efendimiz: “Yâ Rab! Ümmetim zayıf kimselerdir. Senin huzuruna çıkmaya güç yetiremezler. Cenâb-ı Hak: “Ey habîbim! Onları getirmen lazım.’, buyurunca Peygamber Efendimiz: “Bana izin ver Yâ Rab! Âdem (a.s.)’a gideyim.” İzin verilir ve Peygamber Efendimiz Âdem (a.s.)’ın yanına giderek şöyle buyurur: “Ya Âdem! Sen beşerin babası, ben ise nebîsiyim. Onlara bir sıkıntı isâbet ederse, her ikimiz de üzülürüz. Sen ümmetimin günâhlarının yarısını, ben de yarısını yükleneyim de, ümmetimin hepsi suâlden kurtulsun.” Adem (a.s.) şöyle cevap verir: “Yâ Muhammed! Ben kendi nefsim ile meşgulüm. Buna güç yetiremem.”

Peygamber Efendimiz bu cevabı alınca, üzgün bir şekilde Âdem (a.s.)’ın yanından ayrılır ve Arş-ı Alâ’nın altına gelip, secdeye kapanarak, ağlamaya başlar. Bu ağlama esnasında, Cenâb-ı Hakk’a şöyle yalvarır: “Yâ Rab! Ben, senden ne nefsimi, ne kızım Fâtma’yı, ne de torunlarım Hasan ve Hüseyin’i istiyorum; Senden ümmetimi istiyorum, Ya Rab! Onları bağışla.” Bu ilticâ üzerine Cenâb-ı Hak habîbine seslenerek: “Kaldır başını Ey Habîbim! Ümmetini affettim ve onları sana verdim”, buyururlar.

Serçenin avcıya nasihati ...

Avcının biri kuş avlamak için tuzak kurmustu.
Tuzağa küçük bir kuş yakalandı.
Minik kuşu eline aldı.

Hayret!
Minik kuş konuşuyordu.

Minik kuş:

- "Ey büyük efendi! Sen birçok koyunlar, sığırlar, develer yedin.
Onların etlerinden bile doymadın ki, benim etimle mi doyacaksın?
Ben senin dişinin kovuğunu bile dolduramam.
Şayet beni salıverecek olursan, sana üç öğüt vereceğim.
Bu öğütlerden ilkini senin elindeyken, ikincisini şu karşı damın üstünde,
üçüncüsünü ise ağacın üstünde söyleyeceğim.
Bu üç öğüdümü tutacak olursan, ömür boyu mutlu olursun." dedi.

Avcı bu teklifi beğendi.
Zaten eti olmayan bu küçük kuşla nasıl doyacaktı ki? Kuşun öğüdü belki işe yarardı.

Avcı:

- "Peki, söyle bakalım" dedi.

Minik kuş:

- "Elindeyken vereceğim öğüt şudur:
(Olmayacak şeye, kim söylerse söylesin inanma)."

Kuş, bu birinci öğüdünden sonra avcının elinden karşıdaki damın üstüne kondu.

- "Ikince öğüdüm:
(Geçmiş gitmiş şeyler için üzülme. Bir sey senden gittikten sonra onun hasretini çekme)."
Kuş, ikinci öğüdüne devam etti:
"Benim karnımda on dirhem ağırlığında çok degerli bir inci vardı.
O inci seni de, çocuklarını da zengin ederdi.
O inci senindi ama, kısmetin değilmis.
Öyle bir inci kaçırdın ki, dünyada eşi benzeri yoktu." dedi.

Avcı, bu sözleri işitince:

"Eyvah! Ben kendi elimle kendime yazık ettim. Elimdeki talih kuşunu kaçırdım.
Ah benim akılsız kafam" diye üzülmeye, ağlamaya ve dövünmeye başladı.

Kuş, avcının bu halini görünce:

- "Be ahmak adam! Biraz önce ben sana ne öğüt verdim?
Şu haline bir bak. Inci elinden gittiyse ne üzülüyorsun?
Ben sana geçen bir şeye üzülme demedim mi?
Sözümü anlamadın mı?

Sonra sana ´Olmayacak bir söze sakın inanma´ diye ilk öğüdümü verdim.
On dirhemlik inciyi duyunca aklın başından gitti.
Benim üç dirhem gelmeyeceğimi bildiğin halde, nasil içimde on dirhemlik inci bulunabilir?" dedi.

Avcı, kuşun uyarısını dinleyince, aklı başına geldi.

- "Hayır, güzel ve akıllı kuş!
Şu üçüncü öğüdünü de söyle, öyle git." dedi.

Minik kuş, üçüncü öğüdünü vermek için damdan ağacın üstüne sıçradı ve avcıya alaylı bir tavırla:

- "Allah Allah! Ilk iki öğüdümü çok iyi tuttun da üçüncüsünü mü tutacaksın?"
diyerek tamahkar avcının haline güldü ve göğün maviliklerine dogru uçtu gitti...
Uykuya dalmış bilgisiz kişiye öğüt vermek, çorak yere tohum saçmaktır.

Abdallık ve bilgisizlik yırtığı yama kabul etmez.

Ey öğütçü, ona hikmet tohumunu saçmadan önce, onu yamasız, yırtıksız hale getir

7.20.2008

Yaşamak,sevmek ve öğrenmek

Öğretmenin adı bayan Thompson'du ve 5.sınıf öğrencilerinin önünde ayakta durduğu ilk gün onlara bir yalan söyledi. Çoğu öğretmen gibi, onlara baktı ve hepsini aynı derecede sevdiğini söyledi. Bu mümkün değildi, çünkü orada en önde,
sırasına adeta çökmüş gibi oturan küçük bir öğrenci vardı.
Adı Teddy Stoddard. Bir önceki yıl, bayan Thompson, Teddy'i gözlemiş, onun diğer çocuklarla oynayamadığını; giysilerinin kirli ve kendinin de hep banyo yapması gereken bir halde olduğunu görmüştü ve Teddy mutsuz da olabilirdi.
Çalıştığı okulda bayan Thompson, her öğrencinin geçmişteki kayıtlarını incelemekle de görevlendirilmişti ve Teddy'nin bilgilerini en sona bırakmıştı. Onun dosyasını incelediğinde şaşırdı. Çünkü; birinci sınıf öğretmeni: "Teddy zeki bir çocuk ve her an gülmeye hazır. Ödevlerini düzenli olarak yapıyor ve çok iyi huylu... Ve arkadaşları onunla olmaktan mutlu..." diye yazmıştı.

İkinci sınıf öğretmeni:
"Mükemmel bir öğrenci, arkadaşları tarafından sevilen, fakat evde annesinin amansız hastalığı onu üzüyor ve sanırım evdeki yaşamı çok zor.." diyordu.

Üçüncü sınıf öğretmeni:
"Annesinin ölümü onun için çok zor oldu. Babası ona yeterince ilgi gösteremiyor ve eğer bir şeyler yapılmazsa evdeki olumsuz yaşam onu etkileyecek.“ diye yazmıştı.

Dördüncü sınıf öğretmenine gelince:
"Teddy içine kapanık ve okula hiç ilgi göstermiyor, hiç arkadaşı yok ve bazen sınıfta uyuyor." demişti. Şimdi bayan Thompson sorunu çözmüştü ve kendinden utanıyordu. Öğrenciler ona güzel kağıtlara sarılmış süslü kurdelelerle paketlenmiş yeni yıl hediyeleri getirdiğinde kendini daha da kötü hissetti. Çünkü Teddy'nin armağanı
kaba kahverengi bir kese kağıdına beceriksizce sarılmıştı. Bunu diğer öğrencilerin önünde açmak ona çok acı verdi.
Bazıları, paketten çıkan sahte taşlardan yapılmış, birkaç taşı düşmüş bileziği ve üçte biri dolu parfüm şişesini görünce gülmeye başladılar, fakat öğretmen, bileziğin ne kadar zarif olduğunu söyleyerek ve parfümden de birkaç damlayı bileğine damlatarak onların bu gülmelerini bastırdı.
O gün okuldan sonra Teddy öğretmenin yanına gelerek; "Bayan Thompson, bugün hep annem gibi koktunuz" dedi.
Çocuklar gittikten sonra öğretmen yaklaşık bir saat kadar ağladı. O günden sonra da çocuklara okuma, yazma, matematik öğretmekten vaz geçerek onları eğitmeye başladı. Teddy'ye özel bir ilgi gösterdi. Onunla çalışırken zekasının tekrar canlandığını hissetti. Ona cesaret verdikçe çocuk gelişiyordu. Yılın sonuna dek, Teddy sınıfın en çalışkan öğrencilerinden biri olmuştu.
Öğretmenin, hepinizi aynı derecede seviyorum yalanına karşın Teddy, onun en sevdiği öğrenci olmuştu.
Bir yıl sonra, kapısının altında bir not buldu. Teddy'dendi. Tüm yaşantısındaki en iyi öğretmenin kendisi olduğunu yazıyordu. Ondan yeni bir not alana kadar 6 yıl geçti. Notunda liseyi bitirdiğini ve sınıfındaki üçüncü en iyi öğrenci olduğunu ve bayan Thompson'un halâ hayatında gördüğü en iyi öğretmen olduğunu yazıyordu. Dört yıl sonra, bir mektup daha aldı Teddy'den. O arada zamanın onun için zor olduğunu çünkü üniversitede okuduğunu ve çok iyi dereceyle mezun olmak için çok çaba sarf etmesi gerektiğini yazıyordu. Ve bayan Thompson halâ onun hayatında tanıdığı en iyi öğretmendi. Daha sonra dört yıl daha geçti ve bir mektup daha geldi. Çok iyi bir dereceyle üniversiteden mezun olduğunu ama daha ileriye gitmek istediğini yazıyordu. Ve halâ bayan Thompson onun tanıdığı ve en çok sevdiği öğretmendi.
Bu kez mektubun altındaki imza biraz daha uzundu.
Theodore F.Stoddard Tıp Doktoru.

İlkbaharda bir mektup daha aldı bayan Thompson. Teddy hayatının kızıyla tanıştığını ve evleneceğini yazmıştı. Babasının birkaç yıl önce öldüğünü, bayan Thompson'un düğünde damadın anne ve babası için ayrılan yere oturup oturamayacağını soruyordu. Tabii ki oturabilirdi.
Bayan Thompson törene giderken özenle sakladığı birkaç taşı düşmüş olan o bileziği taktı, Teddy'nin ona verdiği ve annesi gibi koktuğunu söylediği parfümden sürmeyi de ihmal etmedi.
Birbirlerini sevgiyle kucaklarlarken, Teddy, onun kulağına "Bana inandığınız için çok teşekkürler bayan Thompson, kendimi önemli hissetmemi sağladığınız için ve beni böyle değiştirdiğiniz için de..." diye fısıldadı.
Bayan Thompson gözünde yaşlarla ona karşılık verdi: "Yanılıyorsun Teddy... Ben değil, sen bana öğrettin.
Seninle karşılaşıncaya kadar ben öğretmenliği bilmiyormuşum..!!

Söyleyemedim

• Öyle çok pazarlık ettim ki Seninle ey Rabbim. Sen çağırınca, kendime ayırdığım vakitlerden çalındığını düşündüm. Ezan okununca, sevdiklerimle geçirdiğim zamanların azalmasından korktum. Vakit girince, içim “cız” etti hep. Odamdan uzaklaştım, bıraktım işimi, bozdum keyfimi; öylece namaza durdum. Ayak diredim, “az sonra kılsam da olur!” dedim. “Az sonra”larım “çok sonralara döndü, geç kaldım, geç kalmaktan utanmadım. Sonunda ayaklarımı sürüye sürüye vardım huzuruna. Pazarlığımı vaktin daralmışlığını bahane ederek yeniden ileri sürdüm. Kaçıyordu namaz ya; o yüzden çabucak kıldım, selam verdim, hemen kalktım, rahatladım. Oysa rahatlığı Sana borçluyum. Ağrımayan her bir dişim kadar huzur borçluyum Sana. Damarlarımın her bir noktasında pıhtılaşmayan kanım kadar sükûnet borçluyum Sana. Tenimin kaşınmayan her bir noktası kadar rahatlık borçluyum Sana. Dişlerim ağrıyacak olsa her biri için harcayacağım zaman Senin. Kanım pıhtılaşıp damarlarım tıkanacak olsa, her defasında ızdırap ve korkuyla geçireceğim saatlerin hepsi Senin. Tenim her noktasında yırtılacakmış gibi acıyacak olsa, kendi kendime dar geleceğim huzursuz günler Senin.
Gün oldu; usandım. Sabrımı tükettim; tükendim. Kendimi yontmaya heveslendim. Benden istediğin zamanı çok gördüm. Benden istediğini, benim için istediğini bile bile, huzurunda huzursuz durdum. Fazla buldum namazın rekatlarını; kısaltmak için bahaneler aradım. Günümü delik deşik etmeni, işimin arasına kesintiler sokmanı, hayatımın ortasına duraklar koymanı, uykumu bölmeni lüzumsuz gördüm. “Beni bana bırak!”larla durdum huzuruna; içim başka bir yerlerin türküsünü söylerken, ben seccadende, belki sadece bedenimle, mıhlı kaldım. Oysa Sen, dileseydin dar edebilirdin zamanı bana! Bir uçurumun dibine savrulmuş bir arabada çaresizce Sana yalvartıyor olabilirdin beni. Korkulu bir savaşın orta yerinde ateş ve kan kusan bombaların altında günümü de, işimi de, uykumu da, hatta rüyalarımı da delik deşik etmelerini takdir edebilirdin. Düşmeyen bombalar kadar, uçuruma savrulmayan arabalar kadar genişlik borçluyum Sana.

İçten pazarlıktı benimkisi. Öyle içten ki kendime bile söyleyemedim. Gözlerimle birlikte gönlümü de secdene kilitlemeyi çok gördüm. Kendimi sıfırlamayı, benliğimi hiçe indirgemeyi beceremedim. Ensemde kaderin sıcacık nefesini hissedecek o teslimiyetin vadisine inemedim. Acelem vardı; alnımı koyduğum gibi kaldırdım seccadeden. Bütün benliğimle aşağı inemedim. İşim vardı, secdemi işime zaman kazandım. Secdeye kalbimi de sığdırmaya çalışmadım. Uykum vardı, secdemi sığ bırakıp uykumu derinleştirdim.

İtirafımdır: Bencilliğimi de sırtıma alıp rükûlarda eritemedim. Bedenim eğilirken huzurunda, “emrolunduğum gibi dosdoğru olmanın ağırlığını sırtıma almayı erteledim. “Sırası değil!”di; “hele dur; sonra da olur!”du. En Sevgili’ni bir gecede ihtiyarlatan emri üzerime alınmadım.

Sen dileseydin, çocuğumun cılız nabızlarının eşliğinde, loş ve neşesiz bir yoğun bakım odasında, gözümü de gönlümü de, umutsuzca, çaresizce, ürpertiyle, korkuyla bir monitörün ekranına kilitleyebilirdin. Dileseydin, yeryüzünün sükûnetini bir anda kesip, küçücük bir duvar kıpırtısının gölgesinde, mini mini bir sarsıntının beklentisi içinde saçlarıma aklar düşürebilirdin.

İçten pazarlık mı denir buna? Sen bilirsin Seninle ettiğim pazarlığı. Kendime sakladığım ve hatta kendimden de sakladığım sır bu. Dilime bile değdirmekten korktuğum, ağzıma almaktan utandığım öyle bir sır işte. Fısıldaması bile acı veriyor ya… Meselâ, uzayınca Fatiha, uzayınca sûre, heceler sanki özgürlüğe giden yolu taşlar gibi kestikçe, “bitmez şimdi bu namaz!” dediğim çok oldu. Ama içimden. Kimseler duymadı.

Bir Sen duydun beni ey Rabbim. Sırrımı bir Sen bildin. Kendimi lüzumsuz hissederken seccadenin üzerinde, dudağım anlamına yetişemediğim kelimeler için oynarken, Sen beni söylediğimden fazlasıyla duydun, söyleyemediğimi de, dile getiremediğimi de bildin. Ruhumu alıp uzaklara gittiğim halde, bir bedenimi bıraktığım halde huzurunda, kovmadın beni, yakınlığında tuttun.

İtirafımdır; öyle anlatıldığı gibi özleyebilmeyi beceremedim henüz namazı… “Aradan çıkarmaya çalıştığım” oldu namazı. Geçiştirdim namazı. Bir “sorun”du çözdüm, hallettim. Selam verip sonra yaşamaya başladım… Yaşamayı namazın içinde aramalıydım. Namazı yaşamanın içine sızdırmalıydım oysa. Bilemedim.

Kafa tuttum, ayak diredim, pazarlık ettim; ama Sen utandırmadın, yine yine yine huzuruna aldın beni. Her secdede rahmetinle okşadın alnımı. Her rükûda “aferinler” fısıldadın gönlüme. Her vakitte yeni bir sayfanın aklığına çağırdın ruhumu. Yüzüme vurmadın. Azarlamadın. Aşağılamadın. Hepten umut kesmedin benden. Yok saymadın. Utandırmadın.

Pazarlık ettiğimi Seninle bir Sen bildin ey Rabbim. Kimselere söylemedin. Sırdaşım Sensin, bir Sana açabilirim içimi, bir Senin beni ayıplamandan korkmam. Ben işte böyleyim; yine “bana ait”lerin hesabındayım. Başka kime söyleyeyim? Başka kimin anlayışından medet umayım?

Sigarayı bıraktım

Hafif sisli bir havada ve günesin apartmanların arasından yeni güne merhaba dediği bir saatte, vapura doğru ilerleyen genç adam; jeton gişesinde, yaklaşık iki ay önce ayrıldığı kız arkadaşını görür ve titrek bir"merhaba" ile konuşmaya baslar. Bu konuşmalar vapurda da devam eder. Adamın; "Hava o kadar da soğuk değil, dışarıda oturalım mi?" sorusuna, kızın "Olur" cevabi vermesiyle birlikte vapurun en üst katına doğru yol alırlar. Birkaç dakika havadan sudan
muhabbetlerle geçtikten sonra, adam kıza bir sigara uzatır ve kendisine de bir tane alır. Daha sonra, genç adam birden lafa girer: * Biliyorum, bu konuları daha önce hiç konuşmadık ya da konuşamadık diyeyim. Merak etme ama, "Neden ayrıldık biz" sorusunu sormayacağım.
Sadece sana söylemek istediğim birkaç şey var, onları konuşmak istiyorum. Genç kız; adama bakarak, "Evet seni dinliyorum, devam et" dedikten sonra adam, konuşmasına kaldığı yerden devam eder: ! Biliyor musun? Ayrıldıktan sonra, seni sigaraya benzetmeye başladım. Kız, hiç tahmin etmediği, alakasız bir konuyla lafa girmesinin verdiği şaşkınlıkla, "Ne?
Nasıl yani?" der. Adam, önce kıza uzattığı sigarayı ve sonra kendi sigarasını, çantasından çıkardığı çakmak ile yaktıktan sonra: Mesela bir tane sigara yakıyorum ve kül tablasına koyup izlemeye başlıyorum. Kül tablasına dökülen külleri gördükçe; anılarımız aklıma, her biri kül olup acılarıma dönüşüyor sonra.Arada bir elime alıyorum sigarayı ve içime çekiyorum seni. Kendimi zehirlemek için; daha çok, daha çok çekiyorum. Bazen de anıları silkiyorum kül tablasına.
"Sen zehiri" hoşuma gidiyor, içimi acıtıyor, vazgeçemiyorum; içime çekmeye devam ediyorum. Ağzımdan çıkan her dumanda, ayrılırken bana bıraktığın; son bakisinin silueti beliriyor. Her sigaranın olduğu gibi, senin de sonun yaklaşıyor. Ve ben yavaş hareketlerle; ne zaman seni söndürmek için, elimi götürsem kül tablasına, aptalca bir umutla "N'olur yapma!! " diyeceğin zamanı bekliyorum. Ama hiçbir zaman duyamıyorum sesini. "Ve iste bitirdim seni"
diyorum. Hayır hayır kendimi kandırıyorum galiba, "Seni böyle bitiremem" diyorum sonra. Ama bakıyorum kül tablasına; evet! Sen oradasın, evet! Anılar orada. Ancak, elimde hala kokun var. Yıkasam da, hiç çıkmayacak bir koku. Anlıyorum ki; bu sigarada, senin çok az bir kısmını bitirmişim. Senden bağımsız bir sen, hep içimde yasıyormuş. Ve anlıyorum ki, sadece
sönüyorsun. Seni ateşleyecek bir "Ben" bekliyorsun sabırla. O "Ben", çok da bekletmiyor seni. Bir daha yanmaya başlıyorsun. Anılar acılar derken yine bitiyorsun. Yeniden yanıyor ve bitiyorsun. Bu hep böyle devam ediyor; sonunda alışkanlık oluyorsun. Genç kız anlatılanları dinlerken; tarif edilmeyecek bir duygu yoğunluğu içindeydi. Bir yandan, birisinin bu kadar acı çekmesine üzüntü duyarken; diğer yandan da, kendisinin hala unutulmamış olmasından, haz alıyordu. Aslında kendisi de unutamamıştı genç adamı. Kendi isteğiyle ayrılmıştı ama; sevmediği ya da artık bir şeyler hissetmediği için değil, en yakın kız arkadaşının da, o insana karsı bir takım duygular beslediği için gerçekleşmişti bu ayrılık. Bunu; ne erkek arkadaşı, ne de en yakın arkadaşı biliyordu. Erkek arkadaşına, "Bu ilişkide bir şeyler eksik, ben daha fazla sürdüremeyeceğim, ayrılmalıyız." diye bir mesaj atarken; kıza, "İlgisiz bir sevgili olmaya
başlamıştı günler geçtikçe; çok bunalmıştım. Ve bir gün onu, başka biriyle sarmaş dolaş gördüm. Bu yüzden ayrıldım." demişti. Böylece, hem erkek arkadaşından, kendine göre, makul bir sebeple ayrılmış; hem de arkadaşına, erkek arkadaşını kötüleyerek, ondan soğumasını sağlamıştı. Kendisinin çok acı çekeceğini bile bile, arkadaşını kaybetmemek için, böyle bir
yalanlar zincirine başvurmuştu. Artık hayatini, bu yalanlara göre düzenlemeliydi. Bu yüzden; bu
karsılaşmalarında duygularını bir tarafa bırakıp, mantığı ile karar vermek zorundaydı. Geri dönüsü yoktu ve kız da bunun farkındaydı. Bütün ayrıntıları, olası bir karşılaşma için düşünmüştü daha önceden. Adamın anlattıklarını dikkatlice dinliyor ve sözünü bitirmesini bekliyordu. Ve adamla göz göze gelip, "Bitti, bu kadardı!" dermişçesine bakmasından sonra, kız konuşmaya başladı: * Açıkçası bu söylediklerin, hiç beklemediğim şeylerdi. Benim, bu açıklamalarına bir yorum yapmamı bekleme. Çünkü bunlar; senin kendi düşüncelerin. Her biten ilişkiden sonra, yaşanabilecek duygulardan bu anlattıkların. Sunu söyleyebilirim ama; yaşadığımız ilişkide, elimden gelen fedakarlığı gösterdiğime inanıyorum. Seni hiçbir zaman suçlu görmedim, her şey benden kaynaklıyordu. Sonuç olarak, bir şekilde bu ilişki yürümedi ve bitti. Bu kadar basit. * Bu kadar mi yani? * Evet... Genç adam sok olmuştu. Belki, daha ilimli bir yaklaşım bekliyordu kızdan. Ancak, kesin ve kararlı konuşmuştu kız. Hiçbir umudun kalmadığına, kendini inandırmaya çalışıyordu. Vapur yanaşmıştı iskeleye. Tek bir kelime bile konuşmadan vapurdan indiler. İskelenin sonunda; genç kız, adama sarılarak "Hosçakal" dedi. Ancak adam, ayrılırken ne sarılmıştı kıza, ne de bir kelime çıkmıştı ağzından. Bir heykel gibi duruyordu kızın karsısında. Kız da, bir tepki gelmeyince; hızla oradan uzaklaşmayı tercih etti. Arkalarına bile bakmadan
ayrıldılar. Kız, işyerine ulaştı. Yerine oturduktan hemen sonra, cep telefonuna bir mesaj geldi. Mesaj, eski sevgilisindendi ve söyle yazıyordu: "Hep bu karşılaşmayı ve sana sigara hikayesini anlatacağım günü beklemiştim. Ve o gün, gözlerimin içine bakıp; söyleyeceklerine göre, hayatıma bir yön çizeceğime..." Genç kız, bu mesajdan hiçbir anlam çıkaramamıştı. Bu
mesajı düşünürken; bir mesaj daha geldi: "... kendi kendime söz vermiştim. Bugün duyduklarım; beni hayal kırıklığına uğrattı ve ben kararımı verdim:"
"Sigarayı bıraktım..."

Verilmesi ve verilmemesi gerekenler

Paranı ver, gönlünü ver, selamını ver, canını ver ama SIRRINI VERME !

Günlerini say, servetini say, büyüklerini say ama YERİNDE SAYMA !

Eşini beğen, işini beğen, aşını beğen ama KENDİNİ BEĞENME !

Emek ver, kulak ver, bilgi ver ama hiçbir zaman BOŞ VERME !

Fidan büyüt, garip doyur, çocuk besle ama KİN BESLEME !

Hedefe koş, cihada koş, yardıma koş ama ORTAK KOŞMA !

Satıcı ol, alıcı ol, kalıcı ol, bulucu ol ama BÖLÜCÜ OLMA !

Kitap oku, gazete oku, dergi oku ama LANET OKUMA !

Davet et, hayret et, affet, tövbe et ama İHANET ETME !

Elini aç, gözünü aç, akpını aç ama AĞZINI AÇMA !

Ev al, araba al, abdest al ama BEDDUA ALMA !

Rakibini geç, sınıfıı geç ama GÜLÜP GEÇME !

Zulmü devir, nefsi devir ama ÇAM DEVİRME !

Yaklaş, konuş, tanış ama UZAKLAŞMA !

Seslen, uslan ama YASLANMA !

Doğrul, devril ama EĞİLME !

İtil, atıl ama SATILMA !

Önemli olan vermektir..

Yıllar önce hastanede çalışırken, ağır hasta bir kız getirdiler. Tek yasam şansı beş yaşındaki kardeşinden acil kan nakli idi. Küçük oğlan ayni hastalıktan mucizevi şekilde kurtulmuş ve kanında o hastalığın mikroplarını yok eden bağışıklık oluşmuştu. Doktor durumu beş yasındaki oğlana anlattı ve ablasına kan verip vermeyeceğini sordu. Küçük çocuk bir an duraksadı. Sonra derin bir nefes aldı ve "Eğer kurtulacaksa, veririm kanımı" dedi. Kan nakli ilerken, ablasının gözlerinin içine bakıyor ve gülümsüyordu. Kızın yanaklarına yeniden renk gelmeye başlamıştı, ama küçük çocuğun yüzü de giderek soluyordu.. Gülümsemesi de yok oldu. Titreyen bir sesle doktora sordu: "Hemen mi öleceğim?.." Küçük doktoru yanlış anlamış, ablasına vücudundaki bütün kani verip, öleceğini sanmıştı

Müslüman Bir Annenin Gelin Kızına Nasihati

İslâm Kadın Alimelerinden Ve Ahlakçılarından Ümame, Kızına izdivaç Yapacağı Zaman Şöyle Nasihatte Bulunmuştur:
- Bak yavrum! Öğüt vermek, yani bir insana hayırlı yolu göstermek, eğer o kimsenin edepli ve terbiyeli olması ile veya büyük adam evladından olarak herkesin yanında makbul ve haysiyetli bulunmasıyla terkedilmiş olaydı, ben de sana nasihat etmeye ihtiyaç görmezdim; lakin, öyle olmayıp nasihat, bilenin tekrar hatırına gelmesine, bilmeyenin de yeniden öğrenip, bilgi sahibi olmasına sebep olacağından herkes hakkında faydalı ve lüzumludur.
Kızım! Bir kız ana ve babasının zenginliği halinde kocaya varmayacak olsaydı, sen asla kocaya varmaya muhtaç olmazdın. lakin öyle değil, erkekler bizim için yaratıldığı gibi, biz de onlar için yaratılmışızdır.
Kızım! Sen artık büyüyüp, yetişmiş olduğun yerden, gezip yürüdüğün yuvadan çıkıp bilmediğin bir yuvaya girecek ve şimdiye kadar konuşup, görüşmediğin bir hayat arkadaşı ile karşılaşacaksın! Sen ona tam bir sadakat göster ki, o da sana olanca sevgisiyle bağlansın. Şimdi, sana on tane nasihat vereceğim. Bunları iyice aklında tutar, sırası geldikçe aynen tatbik edersen, güzelce geçinirsiniz, aranız asla bozulmaz.
BİRİNCİSİ: Haline razı ol! Yani, kocan yenilecek ve giyileceğe dair her ne alır, getirirse kabul et. Zira, kalp rahatlığının ilk yolu kanaattir.
İKİNCİSİ: Dinlediğin sözlerine itaat ederek konuş, itiraz ve isyan ederek hürmet ve itaatte kusur etme. Anlaşma ve itaat ile yapılan sohbetlerden Allahü Teala razı olur.
ÜÇÜNCÜSÜ: Efendinin göreceği yerlere dikkat ve ehemmiyet ver, sakın çirkin bir şey gözüne çarpmasın.
DÖRDÜNCÜSÜ: Kokusu olabilecek yerleri kolla, daima güzel kokulu durmasını temin et, burnuna kötü koku gitmesin. Şunu unutma ki, güzellik ve temizlik getiren nesnelerin en iyisi ve alası su'dur.
BEŞİNCİSİ: Yemek saatini iyi tespit et, istediği anda hemen hazır bulundur.
ALTINCISI: Uyuyacağı vakti geciktirme. Adeti ne zamansa o zamanda yemeğini ve yatağını hazırla. Zira açlık insanı huysuzlandırdığı gibi, uykusuzluk da asîleştirir, geçiminizin bozulmasına sebep olur.
YEDİNCİSİ: Mal ve eşyasını muhafaza etmekte titizlik göster. Çünkü mal muhafaza etmek, iş bilmekten doğar.
SEKİZİNCİSİ: Akraba ve yakınlarına hürmette kusur etme. Kocanın hısım-akrabasına hürmet etmek de iyi idare ve tedbirli olmaktan ileri gelir.
DOKUZUNCUSU: Efendinin, haberdar olduğun sırlarını sakın kimseye duyurma, Eğer duyuracak olursan itimadını kaybeder, sen de ondan emin olamazsın.
ONUNCUSU: Dine muhalif olmayan isteklerini yerine getirmekte ihmal gösterme. Emirlerini yerine getirmekte ihmal gösterirsen, darıltıp, kendine düşman etmekten başka bir şey kazanamazsın. O kederli olduğu zaman, sen neşeli olmaktan, o neşeli olduğu vakit sen hüzünlü görünmekten çekin! Zira onun üzüntülü zamanında senin neşeli görünmen, neşeli zamanında da kederli bulunman onu sevmemenin, hislerine dertlerine ortak olmamanın delilidir. Bu hal ise, sizi birbirinizden ayırmaya kadar götüren bozuk bir davranıştır. Sen eşinin dertlerine ve düşüncelerine ne kadar ortak olur, alaka gösterirsen, ondan da o kadar alaka görür, sevgisini kazanırsın.
Şunu bil ki, bu nasihatlerimi yerine getirip, söylediğim gibi hareket edebilmen için isteklerine, efendinin isteklerini tercih etmen gerekmektedir. Onun isteklerini nefsinin isteklerine tercih edebilirsen söylediklerimi kolayca yapabilirsin."

Mutluluğun Anahtarı

Adam 3 yaşındaki kızını, gayet pahalı bir hediyelik kaplama kağıdını ziyan ettiği için azarlamıştı. Küçük kız, koskoca bir paket altın yaldızlı kağıdı bir kutuyu eğri büğrü sarmak için kullanmıştı…
Bir bayram sabahı küçük kızı, paketi getirip:
"- Bu senin babacığım" dediğinde çok üzüldü.
Acaba gereğinden fazla mı tepki göstermişti kızına. Bir gece evvel yaptığından utanarak, kutuyu açtı.
Fakat kutunun içi boştu.
Kızına gene çıkıştı:
"- Birisine bir hediye verdiğinde, kutunun içinde bir şey olması lazım. Bunu da mı bilmiyorsun küçük hanım?.."
Küçük kız gözlerinde yaşlarla babasına baktı.
"- O kutu boş değil ki baba! İçini öpücüklerle doldurmuştum!.."
Babası o kadar çok üzüldü ki, koştu, kızına sarıldı.
Beraberce
ağladılar.
Adam o kutuyu ömrünün sonuna kadar sakladı. Ne zaman keyfi kaçsa, ne zaman morali bozulsa, ne zaman kendini kötü hissetse, kutuya koşar, içinden minik kızının sevgi ile doldurduğu hayali öpücüklerden birini çıkarırdı. Aslında bütün insanlara böyle bir kutu mutlaka verilmiştir.
Zor zamanlarda bu kutuyu çıkarıp içine bakabilmeyi başarmak,

Mutluluğun anahtarlarından biri olsa gerek.

Mavi Kurdele

New York'ta yasayan bir öğretmen, Lise son sınıfındaki öğrencilerinin "diğer insanlardan farklı özelliklerini" vurgulayarak onurlandırmaya karar vermiştir. California Del Mar'dan Helice Bridges tarafından geliştirilmiş süreci kullanarak, her bir öğrencisini teker teker tahtaya kaldırdı.İlk önce öğrencilere sınıf ve kendisi için ne kadar özel olduklarını belirtti. Sonra her birine üzerinde altın harflerle "Siz çok önemlisiniz" yazılı birer mavi kurdele verdi. Daha sonra kabul görmenin toplum üzerinde ne gibi etkileri olacağını anlayabilmek amacıyla sınıfına bir proje yaptırmaya karar verdi. Her bir öğrencisine üçer tane daha kurdele verip, onlardan bu töreni gerçek dünyada devam ettirmelerini istedi. Öğrenciler, daha sonra sonuçları takip edecek, kimin kimi onurlandırdığını tespit edecek ve bir hafta boyunca sınıfa bilgi vereceklerdi.

Çocuklardan biri, gelecekteki kariyer çalışmaları için kendisine yardımcı olan yakınlarındaki bir şirketin üst düzey görevlisini onurlandırmış, adamın yakasına mavi kurdeleyi iliştirmişti. Ardından, iki tane daha kurdele vermiş ve; Sınıfça bu konuda bir projemiz var. Sizden onurlandırmanız için birini bulmanızı istiyoruz. Onurlandırdığınız insanlara ekstra kurdele de verin. Böylece onlarda bu projenin devam etmesi için başkalarını bulabilirler. Daha sonra, lütfen bana ne olduğu konusunda bilgi verin" diye rica etti.

O gün üst yönetici, suratsız biri olarak bilinen patronunun yanına gitmeye karar verdi. Patronun odasına girdi ve onun"iş dünyasında bir deha olduğundan ötürü" onu takdir edip örnek aldığını söyledi. Bu mavi kurdele' yi yakasına takması için izin verip vermeyeceğini sordu? Şaşkına dönen patron;
"Tabi ki" teklinde cevap verdi.

Yönetici de mavi kurdele' yi, patronun tam kalbinin üstüne, ceketine iliştirdi. Ekstra kurdeleyi verirken de;
"Bana bir iyilik yapar misiniz?... Siz de bu kurdeleyi onurlandırmak istediğiniz birine verir misiniz?... Bunu bana veren çocuk, okulda bir proje yaptıklarını söyledi. Bu kabul görme töreninin devam etmesi gerekiyormuş. Böylece "bunun, insanları nasıl etkilediğini belirleyeceklermiş..." Dedi...
O gece patron evine geldiğinde, on dört yaşındaki oğlunun yanına oturdu.
"Bugün inanılmaz bir şey oldu"dedi. "Ofisteydim.Üst düzey yöneticilerimden biri içeri geldi, bana hayran olduğunu söyleyip, "iş dünyasında bu kadar başarılı olduğum için göğsüme bu kurdeleyiiliştirdi... Bir hayal etmeğe çalış... Benim bir dahi olduğumu düşünüyor. "Siz çok önemlisiniz" yazılı bu kurdeleyi tam göğsümün üstüne taktı.Bana ekstra bir kurdele verdi ve onurlandıracak başka birini bulmamı istedi. Arabayla eve gelirken, bu mavi kurdeleyle kimi onurlandırabileceğimi düşündüm ve aklıma sen geldin...

Ben "seni" onurlandırmak istiyorum. Günlerim aşırı yorucu geçiyor. Eve gelince sana pek ilgi gösteremiyorum. Bazen derslerden aldığın notları beğenmeyince veya odanı toparlamayınca sana bağırıp çağırıyorum... Oysa bu gece bir
şekilde buraya oturup, sana benim için ne kadar farklı ve özel olduğunu söylemek istedim. Annen gibi sen de benim hayatımdaki en önemli insansın. Sen mükemmel bir çocuksun. "Seni seviyorum" diye devam etti... Şaşkına dönen çocuk simdi ağlamaya başlamıştı. Bütün vücudu titriyordu... Başını kaldırdı, gözleri yaş içinde olarak babasına baktı, ve:

"Yarın intihar edecektim" baba, dedi...
"Baba, ben senin...çünkü ben senin... beni hiç sevmediğini... beni hiç önemsemediğini düşünüyordum... Ama artık her şey çok farklı. Sen baba, şu an... oğlunun hayatini kurtardın!...

Küçük limoncu

Genç öğretmen ve hanımı her hafta evlerinin önündeki büyük caddede kurulan çarşamba pazarında, ellerinde boş filelerle gezinip duruyorlardı. Bir yandan hanımı bir yandan da kendisi fiyatları kontrol edip, kendilerince pahalılıktan “Herşey ateş pahası” diyerek şikayet ediyorlardı. Kalabalığın arasından güçlükle ilerliyorlardı. Derken, küçük bir çocuğun “Limooon....limoooooon...çaya çorbaya limooon” diye bağırdığını duydular. Dönüp baktıklarında önündeki el arabasının üzerinde bulunan limonları satmaya çalışan altı, yedi yaşlarında eli yüzü kirli elbisesi yamalarla dolu bir çocuk gördüler. Genç öğretmen bu manzara karşısında öfkelenerek hanımına:
-Gör işte gör...Biz okula beklerken, aç gözlü babaları beş kuruş için, bunları sağda solda çalıştırıyorlar. Kimi limon, kimi mendil, kimi de sakız satıyor. Kimisi de küçücük elleriyle kocaman ayakkabıları boyuyor. Böyle aç gözlü, sarhoş, kumarbaz babaları hapse atmak lazım aslında da neyse... Yazık! Yazık!

Genç öğretmen uflayıp puflayarak pazarı gezmeye devam etti. Elindeki fileyi de yavaş yavaş doldurmaya başlamıştı. Hanımı:
-Limonda alalım. Unutma!
-Olur, olur alırız
Bir süre limon almak için tezgahlara bakındılar. Fakat hiç limon satana rastlamadılar. Akıllarına pazarın aşağısındaki küçük çocuk geldi. Limonları dönüşte ondan almaya karar verdiler. Çocuğun yanına geldiklerinde, limonların çoğunu satmış olduğunu gördüler. Genç öğretmen, cebinden parayı çıkarırken çocuğun yüzüne dahi bakmadan: "Dört limon ver!" dedi.
Çocuk büyük bir el çabukluğuyla limonları elindeki kese kağıdına koyarken, genç öğretmen:
-Sulu olsun haaa!
-Hepsi sulu, abi istersen birini keseyim.
-Yok, yok gerekmez.
Çocuk limonları öğretmene uzatıp, nefesiyle üşüyen ellerini ısıtmaya çalıştıktan sonra: “Dört yüz bin lira abi” dedi.
Genç öğretmen hafifçe mırıldanarak: “Gerçi, içki kumar parası veriyoruz ama neyse...” dedi. Sonra elindeki sanki ütülenmiş gibi nizami duran paraların arasından beş yüz bin lira çıkartıp çocuğa uzattı. Bu arada çocuk, kirli parmaklarıyla geriye kaç limon kaldığını sayıyordu. El arabasının üzerinde dokuz limon kaldığını görünce, genç öğretmene: “Abi eğer istersen bu dokuz limonu sana üç yüz bine veririm”dedi. Genç öğretmen, daha önce aldığı limonları pahalıya mı aldım aceba diye düşünüp:
-Tanesini kaça alıyorsun sen?
-Bir tanesini yetmiş beş bine
-Eeee... o zaman zarar edersin. Bize bu yeter! Biraz daha bekle onları da diğerleri gibi sat.
Hanımı da söze karışarak biraz annelik biraz da acıma hissiyle:
-Daha erken, bekle muhakkak onları da satarsın. Hem pazarda başka limoncu da yok. Herkes senden almaya mecbur.
-Yok abla boşver. Şimdi satmam lazım.
Genç öğretmen şaşkınlıkla “Niyeee” diye sordu. Çocuk ise bağırmaktan kısılmış sesiyle:
-Bana, geç olmadan üç yüz bin lira daha lazım. Üç yüz binim daha olursa, hasta olan babama yetiştirmem gereken ilacı alabilirim. Zarar etsemde önemli değil, yeterki babam iyileşsin

Kutsal görev

İlk dersine girmenin heyecanını, bir türlü bastıramıyordu. Heyecanının, sesine son
anda bir sürpriz yapmasından korkuyor, derin derin nefes alıp veriyordu. İçeri atacağı ilk adımda, hafif bir gürültüyle ayağa kalkacak çocukları, gözünde canlandırıyor, defalarca provasını yaptığı ilk cümlesini, ister istemez zihninde tekrarlayıp duruyordu. Elini kapının koluna uzatırken, son kez nefes alıp verdi. Bütün vücudu titriyordu. Heyecanını biraz olsun bastırabiliyor fakat üşümesi bir türlü geçmiyordu. Özellikle sol kolu buz gibi soğuktu. Ve çok üşüyordu. Kapının kolunu yavaşça aşağı indirip içeri girdiğinde, gördükleri karşısında kalbi duracak gibi oldu bir an. Bembeyaz önlükleriyle otuz kadar çocuk, ışık saçan gözleri, gülümseyen yüzleriyle ona bakıyordu. İçerisi bir sınıfa hiç benzemiyor, aksine cennetten bir bahçeyi andırıyordu. Yüzlerce defa provasını yaptığı “Günaydın çocuklar” zihninden uçup gitmişti. Daha sonra çocuklardan biri yanına gelip: “Öğretmenim zil çalıyor. Çıkabilir miyiz?” dedi. Oysa ders daha yeni başlamıştı. Bu zil de neyin nesiydi? Üstelik genç öğretmenin kulağının dibinde çalıyordu sanki...

Genç öğretmen, gözlerini açtığında baş ucunda, her ihtimale karşı normal zamanından biraz daha erkene kurulmuş çalar saat, alabildiğine çalmaya devam ediyordu. Üzerine aldığı yorgan yere düşmüş, sol kolu ise en az dışarısı kadar soğuk olan duvara yapışmış ve soğuktan uyuşmuştu. Yıllardır uykusunun en güzel yerini katleden çalar saat, bu kez de güzel bir düşün katiliydi...

Yatağından doğrulup ayağa kalktı. Gece bütün şiddetiyle yanan soba, sabaha karşı sönmüş, içerdeki sıcaklık, yerini dışarda pusu kurmuş sabırsızlıkla bekleyen soğuğa teslim etmişti. Perdeleri açmak için ilerlerken kollarını arkaya doğru uzatarak gerildi. Belinden gelen bir kaç çatırtıyı duyduktan sonra gerilmenin görevini tam yaptığı kanaatine varıp, perdeleri araladı. Dışarısı bembeyazdı. Kar neredeyse yarım metre olmuştu. Anlaşılan bütün gece hiç kesmeden yağmıştı. Dışarıyı, boş gözlerle biraz daha seyrettikten sonra: “Daha fazla zaman kaybetmeyip yola koyulmalıyım” diye düşündü. Bir yandan üzerine giyinmek için daha kalın elbiseler çıkarıyor, bir yandan da: “ İnşallah yollar kapanmamıştır” diye söyleniyordu. Aksi halde üç km. Uzaklıkta bulunan okuluna gidemeyebilirdi. Kat kat giyindikten sonra kitaplarını da alıp dışarı çıktı. Daha, dışarı attığı ilk adımda soğuk, bir tokat gibi yüzüne vurmaya başladı. Karda yürümek epeyce zordu. Köy yoluna kadar gidip beklemeye koyuldu...

Aradan yarım saat geçmesine rağmen ne gelen, ne de giden vardı. Belli ki yollar kardan kapanmış, uzun süre açılmayacağa benziyordu. Genç öğretmen ellerini ovuşturarak bir karar vermesi gerektiğini düşündü. Ya yolların açılmasını bekleyip okula gitmeyecek, Ya da yürüyerek gidip çocukları bekletmeyecekti. Gözünün önüne sabaha karşı gördüğü rüya geldi. O heyecanı tekrar yaşar gibi oldu bir an. Ve ne olursa olsun okula gitmeye karar verdi. Daha önce de bu yolu yürümüştü şimdi tekrar yapabilirdi bunu.

Genç öğretmen, uzun zamandır yürüyordu. Neredeyse yolu yarılamıştı. Karlara bata çıka ilerliyordu. Arada bir durup soluklanıyor, etrafındaki bembeyaz manzaranın tadını çıkarıyordu. Sıralarında hazır bekleyen öğrencilerini daha fazla bekletmenin doğru olmayacağını düşünerek, soğuktan donmak üzere olan ayaklarını, daha hızlı yürümek için karların üzerine rasgele atıyor, bir yandan da dua ediyordu: “Allah’ım, o küçük çocukların üzerimde hakkı kaldı. Bu hakkı ödemeden bana son nefesimi verdirme...Yardım et bana Allah’ım, ne olur yardım et...”

Genç öğretmenin elleri artık tutmuyordu. Elinde tuttuğu kitapların farkında bile değildi. Tek düşündüğü bir an önce okula gitmekti. Artık, diz kapaklarına kadar gömüldüğü kardan ayağını kaldırıp ileri atmakta güçlük çekiyordu. Sanki, ayaklarına tonlarca ağırlık bağlamışlardı. İçinden: “Dayanmalıyım, az kaldı...” diye, sürekli tekrarlıyordu. Soğuktan donmuş ağzını zorlukla açarak: “Allah’ım, bu görevimi yerine getirmem için bana güç ver” dedi. Göz kapakları ağırlaşmıştı. Bilinçsizce attığı adımların nereye düştüğünü dahi göremiyordu. Nitekim attığı son adımda bastığı yer kayıp, olduğu yere sırt üstü düştü. Bir daha kalkıp yoluna devam etmek için çok çabaladıysa da bunu başaramadı. Gözleri kapanmak üzereyken karşısında, bembeyaz elbiselerle, otuz kadar çocuğun, ışık saçan gözleri, gülümseyen yüzleriyle: “Hoş geldiniz öğretmenim, geleceğinizi biliyorduk. Bu güzel bahçeyi sizin için hazırladık” dediğini gördü. O artık rüyasında gördüğü güzel bahçenin içindeydi...

Günler sonra onu bulduklarında bembeyaz karlar, genç öğretmenin kefeni gibiydi...

Kan kırmızı kazak

Genç kız, arkadaşının doğum gününde giyeceği elbiseyi seçmesinde yardımcı olmak için çok lüks bir mağazaya girdi. Arkadaşı, şımarık tavırlarla raflardan elbiseleri indirtiyor, giyiyor ve çıkarıyordu. Orada bulunan herkese sıkıntı verdiğinin farkında bile değildi. Genç kız ise mağazanın ihtişamına kapılmış, tedirgin davranışlarla ve büyük bir hayranlıkla sadece uzaktan bakabileceğine inandığı elbiselere bakıyordu. Arkadaşı, zengin ailenin şımarık çocuğu edasıyla genç kıza:
-İstersen sen de birşeylere bak. Doğum günümde şık olmalısın.
Bu arada tezgahtar delikanlı söze karışarak:
-Hanımefendinin beğendiği bir şey varsa yardımcı olabilirim.
Genç kız utangaç tavırlarla ne söyleyeceğini bilmeden bir müddet öylece kaldı. Daha sonra:
-Şu kırmızı kazak hoşuma gitti ama....
Cümlesini henüz bitirmemişti ki tezgahtar delikanlı hemen kazağı raftan indirip kızdan giymesini istedi. Oysa onun elbiseyi giyecek ne cesareti nede parası vardı. Fakat arkadaşı da ısrar edince mecburen giymek zorunda kaldı. Kazağı giydiğinde hem arkadaşı hem de görevinin gereği olarak yakışıklı tezgahtar çok yakıştığını söylediler. Genç kız aynanın karşısında kendisine büyülenmiş gibi bakıyordu. Kazağı çıkarması gerektiğinin farkına varıp içinden “Senin sevincin buraya kadar” dedikten sonra:
-Şimdilik dursun. Ama sonra tekrar gelir alırız dedi.
Tekrar soyunma odasına gidip çıkarmak istemediği kazağı üzerinden çıkardı. Gün boyunca hem kazağı hangi parayla alacağını hem arkadaşının doğum gününde kendisinin de arkadaşları gibi giyinmesi gerektiğini hem de yakışıklı tezgahtarın onayını düşündü. Annesi kızının bu düşünceli haline dayanamayıp:
-Hayrola kızım bişey mi var?
-Yok bir şey anne.
Kızının bir şeyler sakladığını düşünen anne:
-Ne oldu? Kötü bir şey mi?
-Anne, iki gün sonra arkadaşımın doğum günü var. Ve benim giyecek hiçbir şeyim yok! Arkadaşımla bugün bir mağazaya gittik. Bir sürü elbise aldı kendine. Orada çok güzel bir kazak vardı. Hatta denedim bile... çok güzeldi.
-Fiyatı ne kadarmış kızım?
-Bilmiyorum ama çok güzeldi.
-Kızım bunun için üzülmeye değer mi? Sen iste yeter ki yarın gider alırız.
Kızın sevinci gözlerinden okunuyordu. Gece yatarken arkadaşının doğum gününde nasıl da şık olacağını düşünüyor, kazağı giydiğinde peri masallarındaki kız kadar güzel olacağını sanıyordu. Bir yandan sağa sola dönüp uyumaya çalışıyor, bir yandan da yakışıklı tezgahtarın “Çok yakıştı” sözünü evirip çevirip gözünün önüne getiriyordu.

Ertesi gün kız ve annesi evdeki paranın büyük bir bölümünü yanlarına alarak mağazaya gittiler. Kız, adeta annesini sürükler gibi götürüyordu. Çok heyecanlıydı. Yaşlı kadın ise nefes nefese kalmıştı. Mağazaya geldiklerinde, kazağı annesinin de üzerinde görmesini istemiş ve tekrar giymişti. Yaşlı kadın kızının yüzündeki sevinç ve heyecanı görünce:
-Çok güzel oldu benim dünya güzeli kızım, bir kazak ancak bu kadar yakışabilir zaten...
Kız kazağı çıkarır çıkarmaz genç tezgahtar paketlemeye başladı. Yaşlı kadın kazağı almak için pakete elini attığında fiyatını sordu. Tezgahtar gencin söylediği fiyat neredeyse kadının cebindeki paranın iki katıydı.kadın bir an öylece kalakaldı. Kız ise:
“Haydi anne öde de gidelim” diyordu. Kadın elini kazaktan çektikten sonra kızına dönüp, alçak bir sesle:
-İyi de kızım bu çok pahalı bir kazak biz bunu alamayız ki... Biliyorsun ben apartman merdivenlerini silerek geçindiriyorum evi bu bizim için çok lüks, başka bir yerden daha ucuz bir şey alalım.
Kadın bunları söylerken yakışıklı tezgahtar istemeyerek kulak misafiri olmuş, söylenenleri duymuş ve yaptığı paketi bozmaya başlamıştı bile...Kızın ise yüzü kıpkırmızı olmuş, tezgahtar gencin yanında yerin dibine girdiğini sanmıştı. Birden tezgahtarın ve annesinin çaresiz bakışları arasında ağlayarak kendisini dışarı attı. Annesi, tezgahtar gence karşı olan mahcupluğunu yüz ifadesiyle belli ettikten sonra: “kusura bakma oğlum” diyerek arkasından çıktı. Kız ağlayarak gidiyor annesi de kolundan tutmuş:
“Kızım o kazak olmazsa diğeri olur bu kadar üzülme!” diyordu. Kız ise bir yandan ağlıyor bir yandan da kendini kaybetmişçesine ve sesini olabildiğine yükselterek:
-Üzülme ha! Üzülme...Öyle ya rezil olan benim. Sana göre hava hoş!
Kız birden, aklında teselli cümleleri bulmakta zorlanan annesinin kolunu iterek:
-Yeteeer... yeter be! Hep rezillik hep sefalet... Bıktım senden! Senden nefret ediyorum.
Kız, koşarak oradan ayrıldıktan sonra geride kalan annesinin kalbi camdan yapılmış gibi tuz buz olmuş, kızından, canından, tek varlığından duyduğu acı sözler birer kurşun gibi saplanmıştı yüreğine...

Kız iki gündür annesiyle tek kelime dahi konuşmamış, ağzına bir lokma bile koymamıştı. Kadın, hem biricik kızının isteğini yerine getiremediği için üzülüyor. Kazağı almak için çareler arıyor, hem de bir kazak için kızının yaptıklarını hak etmediğini düşünüyordu. O kazağı alacak parası olmadığı halde dışarı çıktı. Ve yaklaşık iki saat sonra elinde muhteşem bir paket içerisinde kırmızı kazak ile geri döndü. Kazağı gülümseyerek kızına verdi. Kız nasıl aldığını sormadan, teşekkür bile etmeden odasına kapanıp, akşamki partiye hazırlanmaya başladı. Yüzünde, yeni bir oyuncağa sahip olmuş fakat hiç sevinmemiş çocuk havası vardı. Annesi ise kızının dileğini yerine getirmenin mutluluğunu yaşıyordu. Kızının, belli etmese çok sevindiğini anlıyor ve mutluluğu bir kat daha artıyordu. Genç kız o gece geç saatlerde partiden geldiğinde kendisini bekleyen annesiyle yine hiç konuşmamış ve hemen yatmıştı.

Ertesi gün sabah erkenden yaşlı kadın işe gitti. Oysa o gün çok halsiz hissediyordu kendini. Zayıf ve cılız bedeni kat kat apartmanların merdivenlerini silmek için güçsüz sayılırdı. Fakat işe gitmek zorundaydı...

Akşam olmuş kızın annesi hala gelmemişti. Kız ise bu duruma hiç aldırış etmiyordu...saatler geçtiği halde yaşlı kadından hiç haber yoktu. Derken yaşlı kadının hastaneye kaldırıldığı ve durumunun kötü olduğu haberi geldi. Bu haber karşısında kızın içinde depremler olmuş, vicdanındaki sızlamalar gözünden yaşları akıtmakta gecikmemişti. Olabildiğine hızla hastaneye gitmek, kuş olup uçmak istiyordu. Kendisini affetmesi için annesine yalvarmaya gittiği hastanede, annesinin öldüğünü duyunca hayatının en büyük acısını yaşamıştı. Bu tür ölümlerle sık karşılaştığı her halinden belli olan doktor:
-Kızım annenin bünyesi çok zayıfmış... birden halsizleşmiş...ve bayılmış. Merdivenlerden yuvarlanırken kafasına aldığı ağır darbeler de ölümüne sebep olmuş. Başınız sağolsun... Artık genç kız hayattaki tek varlığı annesini kaybetmişti. Yapayalnızdı... Ona kötü davrandığı için tarifi imkansız bir vicdan azabı çekiyordu.

Yaşlı kadın defnedileli tam iki gün olmuştu. Genç kızın gözlerinin önünden, annesine yaptığı hakaretler geçiyor, mağazaya gittikleri günü hatırlayıp ağlıyordu. Derken uzun süre çalındığı belli olan kapı zilinin farkına vardı. Apar topar göz yaşlarını silip kapıyı açtı. Karşısında elinde çiçeklerle genç bir delikanlı duruyordu. Kız şaşkın bir ifadeyle “Buyrun” dedikten sonra genç adam:
-Ben burada oturan yaşlı teyzeye bakmıştım.
-Ne için aramıştınız?
-Yaklaşık dört gün önce babam önemli bir ameliyat geçirdi. Burada oturan yaşlı teyze, babam için bulmakta güçlük çektiğimiz kanı bize satmıştı. Ameliyat çok iyi geçti. Sevincimi paylaşmaya, kanıyla bir hayat kurtardığı için teyzeye teşekkür etmeye gelmiştim...

İnce kalpli dondurmacı

Arkadaşım Gaye dört yıldan bu yana kansere karşı yaşam mücadelesi veriyordu.

Diğer arkadaşlarımla birlikte onu ziyarete gittiğim bir gün çocukluk düşlerimizden söz ediyorduk. Gaye başını pencereye doğru çevirdi. Gözleri çok uzaklarda, sesi sitem dolu
“Ben, kumandalı, kırmızı bir oyuncak arabamın olmasını isterdim hep, ama doğum günümde ne istediğimi söylersem; dileğimin gerçekleşmeyeceği korkusuyla hiç kimseye söyleyememiştim bunu. Bu nedenle de asla radyolu, kırmızı bir oyuncak arabam olmadı.” dedi.

Gayeyi ziyaretimden bir kaç gün sonraydı. Çok sevdiğim dondurmayı almak için sırada beklerken birden dondurmacının vitrinindeki kırmızı oyuncak arabayı gördüm.

Yanına da bir not iliştirilmişti:
"Dondurmanızı alırken vereceğimiz kuponu doldurmayı unutmayın, belki de çekiliş sonunda bu kumandalı araba sizin olabilir."

Hemen Gaye’nin sözleri geldi aklıma. Bir kaç hafta boyunca sürekli dondurma alıp, verdikleri kuponları doldurdum. Hiç bir çekilişte de kazanamadım. Bu kırmızı arabayı mutlaka Gaye’ye almalıydım.

Dördüncü haftanın sonunda artık çekilişte kazanmaktan ümidimi yitirmiştim.

Dükkan sahibi ile konuşarak bana bu arabalardan bir tanesini satmalarını rica ettim.

Dükkan sahibi dört haftadır her gün dondurma alıp, kuponları doldurduktan sonra büyük bir heyecanla çekiliş sonuçlarına baktığımın gözünden kaçmadığını söyledi.

Ardından da gözlerimin içine bakarak:
"Söyler misiniz, neden bu kadar çok istiyorsunuz bu arabayı ?" diye sordu.

Gözlerimden süzülen yaşlara aldırmadan ona arkadaşımdan söz ettim. Çok etkilenmişti.
"İstediğiniz oyuncak arabayı verdiğiniz adrese göndereceğim" dedi.
Yazdığım çeki masanın üstüne bırakarak , büyük bir mutlulukla evime geldim.

Ertesi günü Gaye’yi ziyarete gittiğimde gözleri ışı ışıldı. Elindeki kırmızı oyuncak arabayı göstererek küçük bir çocuk heyecanıyla:
"Bak" dedi. "Bunca yıl bekledim ama nihayet dileğim gerçekleşti, hem de tam istediğim gibi !"
Ertesi günü postacı bir zarf uzattı elime. Açıp okumaya başladım:
"Sevgili Banu, annem ve babam da kanserdi ve ikisini de, altı ay gibi kısa bir sürede kaybettim. İkisi içinde çok çabaladım ama doğrusu dostlarımın sevgisi ve cömertliği olmasaydı hiç bir şey yapamazdım. Gerçek dostlarım olduğu için kendimi hep şanslı hissettim. Gaye’de senin gibi bir dostu olduğu için çok şanslı. En iyi dileklerimle. ''Nilgün"

Dondurma dükkanının sahibiydi mektubu yazan. Benim masasına bıraktığım çek de zarfın içindeydi.

Hediye

Küçük çocuk, sabah erkenden kalkıp, heyecanlı bir bekleyişe koyulmuştu. Anne ve babasıyla gösterişli bir kahvaltı masasına oturduklarında tedirgin davranışlar içerisindeydi. Oturduğu sandalye üzerinde küçük kıpırdanmalar yapıyor, yediği lokmalar boğazına düğümleniyordu. Sürekli babasına bakıyor ve uygun zamanı arıyordu. Sonunda, babası masadan kalkerken yanına gidip, bir müddet, ı....mıııı.... diye geveledikten sonra dilinin ucundaki cümleyi bir çırpıda söyleyiverdi:
-Baba bana beş milyon lira verebilir misin?
Babasının, hiç beklenmedik bu istek karşısında uykudan henüz açılmamış gözleri yerinden fırlayacakmış gibi oldu. Birden, ve sanki hakarete maruz kalmış birisi gibi anlamamışçasına, “Neeey!” Diye sordu.
Çocuk, babasının kızdığını fark edince aynı soruyu istemeye istemeye, ürkek bir şekilde tekrar etmek zorunda kaldı.
-Baba... bana beş milyon lira verebilir misin?
Babasına göre, beş milyon lirayı çocuğa vermek okyanusları yüzerek geçmek kadar zor ve aynı zamanda akıllı adam işi değildi. Çocuğuna cevap vermeye tenezzül bile etmeden hanımına döndü:
-Bak, gör işte... Şimdi ben bunu bir güzel dövsem haksız mıyım? Yooo, onun suçu yok. Onu bu hale sen getiriyorsun. Beş milyonmuş... Her şeyi tas tamam veledin birde utanmadan para istiyor.
Çocuğun gözleri dolu dolu olmuştu. Tam da annesini koruma amaçlı “lütfen babacığım” diyecekti ki gözlerinde bekleyen yaşlar babasından yediği tokatla pembe yanaklarından aşağıya doğru süzüldü...
Ertesi gün yine, kahvaltı masasına hep birlikte oturmuşlardı. Çocuk sessizce kahvaltısını yaparken babası meraktan çatlamış, ve sanki bütün gece bunu düşünmüş gibi, “Ne yapacaktın beş milyonu?” diye sordu.
Çocuk bütün şevki ve isteği kırılmış ve hatta istediğine bin pişman olmuşçasına:
-çiçek alacaktım.
Bu sefer adam iyice sinirlenmişti.
-Demek çiçek alacaktın, vay...vay...vaaay! Küçük bey çiçek alacak ha! Biz beş kuruş için canımızı çıkaralım sen çiçek al öylemi...
Adam, bir müddet sinirli bir şekilde bekledikten sonra dayanamayıp:
-Peki çiçeği ne yapacaktın?
Çocuk başını önüne eğmişti. Önündeki tabağa boş boş bakıyor, babasının bu kadar celalleneceğini tahmin edemediği için kendisini suçluyordu. Babası sesini biraz daha yükselterek:
-Sana sordum! Ne yapacaktın?
Çocuk ağlamaya hazır gözlerin, sadece bir cümle kurabilecek cesaretiyle, önündeki tabaktan gözlerini çekmeden :
-Dün babalar günüydü.

Faydasız itibar

Cenaze arabası,bozuk yollarda, binlerce kişinin arasından zorlukla mezarlığa doğru ilerliyordu. Kalabalığın arasında iki kişi kendi aralarında konuşarak arabayı takip ediyorlardı...
- Çok iyi birisiydi rahmetli...
- Dünyada böyle zenginler kalmadı abi, adam hem zengin hem de yardım severdi. Daha geçen sene bir okul yaptırdı. Yoksullara yardım etmek için bir vakıf kurdu. Kaç kişi onun sayesinde evine ekmek götürüyor biliyor musun? Zaten sevmeyeni de yok! baksana şu arkamızdaki binlerce kişiye...
- Allah böylelerini eksik etmesin, inşallah gittiği yerde huzur içinde yatar...
- İnsanlara yardım etmekle çok büyük sevaplar kazandı, mekanı cennet olsun iyi adamdı vesselam...
Kalabalık mezarlığa geldikten sonra cenazeyi defnetmek için binlerce kişi birbirleriyle yarışmaya başladı. Herkes cenazenin üzerine bir parça toprak atmak istiyor ve büyük bir izdiham yaşanıyordu. Defnedilen kişinin işyerlerinde çalışanların eşleri, çocukları herkes o gün oradaydı. Erkekler mezarlığın içinde kadın ve çocuklarda dışarısındaydı. Hemen hemen herkesin gözü yaşlıydı.
Cenaze defnedildikten bir müddet sonra herkes dağıldı. Bu arada melekler hesap işlemine başlamışlardı. Adamın günahları ve sevapları tek tek belirleniyordu. Sevapların içerisinde, halkın kendi arasında konuştuğu gibi büyük bir sevaba henüz rastlanmamıştı. Bunun üzerine, adam çok şaşırıp meleklere:
- Nasıl olur? ben dünyada bir çok hayır yaptım hayır işlemediğim günlerde kahroldum. okul, cami, vakıf,hastane yaptırdım oysa bunların çok büyük sevap olduğu söylenirdi.
Tam bu sırada adamın sevapları arasında diğerlerine nazaran büyük bir sevaba rastlandı, adam merak edip: “Acaba bu büyük sevap neymiş diye meleklere sordu. Melekler ise:
- Bir gün, senin için çok önemli olan bir iş toplantısına giderken yol üzerinde yoksul bir adam görmüştün. Haline üzülüp Para vermek istemiş ama etraftaki insanların yanında utanmasın diye yoksul adamın yalnız kalmasını beklemiştin o gün toplantıya gidememiş uzun süre beklemiştin...
Adam o hadiseyi hatırlamak için uzun süre düşündükten sonra gerçektende herkesten gizleyerek yaptığı tek hayır işin o gece verdiği para olduğunu gördü ve tekrar sordu:
- Peki o zaman diğer yaptıklarım ne oldu?
- Yaptırdığın okulun, hastanenin,vakıfın, hepsinin üzerinde ismin vardı bunları yaptırırken halk arasında itibar kazanmak için yaptırıyordun. Oysa, Allah’ın yanında itibar kazanmak için yaptığın tek hayır o gün tanımadığın bir yoksula yaptığın yardımdı.

Dostluk ipi

Genç adam iyi bir terziymiş. Bir dikiş
makinesi ve Küçücük bir dükkânı varmış.
Sabahlara kadar uğraşıp didinir ama
Pek az para kazanırmış.
Çok soğuk bir kış gecesi dükkânı kapatırken
elektrik Sobasını açık unutmuş ve çıkan
yangın onun felaketi olmuş. Artık
Ne bir işi varmış ne de parası.
Günler boyu iş aramış ama bulamamış.

Yük taşımış,Bulaşıkçılık yapmış, yine de

Evinin Kirasını ödeyecek kadar para

Kazanamamış.
Sonunda ev sahibinin de sabrı taşınca, küçük bir

Bavula sığan eşyalarıyla sokakta bulmuş kendini.

Mevsim kış, hava ayaz olsa da genç adamın köşedeki

Parktan başka gidecek yeri yokmuş.

Bir sabah iş arayacak derman bulamamış bacaklarında.
Açlıktan ve soğuktan bitkin bir şekilde bankta

Otururken, kocaman bir araba yanaşmış kaldırıma.

Arka kapıyı açmaya çalışan Şoförü kızgınlıkla yana itmiş

arabadan inen yaşlı adam,

"Yalnız bırakın Beni, parkta dolaşırsam belki sinirim geçer"

diye söylenmiş.Zengin bir işadamı olduğu her

halinden belli olan ihtiyar, birkaç

Adım attıktan sonra bankta titreyen terziyi görmüş.
Terzi, adamın üzerindeki paltoya bakıyormuş dikkatle.

Birden siniri geçiveren ihtiyar,

"Zavallı adamcağız kim bilir nasıl üşüyordur,

Ona nasıl yardım etsem acaba?"

diye düşünmeye başlamış.

Oysa terzinin düşlediği paltonun
sıcaklığı değilmiş.
O, çok kalın Ve kaliteli bir kumaştan üretilen bu
paltonun sahibine hiç de
Yakışmadığını ve onun vücuduna
uygun şekilde dikilmediğini düşünüyormuş.

Yaşlı işadamı terzinin yanına yaklaşıp,

"Ne o evlat, bu ayazda parkta

Donmuşsun. İstersen paltomu sana verebilirim"

deyince, "Hayır, teşekkür ederim. Ben sadece

bu paltonun size göre olmadığını

Düşünüyordum. Kumaşı fazla kalın ve sizi

olduğunuzdan şişman göstermiş"
Diye yanıt vermiş terzi.

Yaşlı adam bu cevabı alınca hayli şaşırmış.

Çünkü o da üzerindeki

Paltoya onca para ödediği halde

Kendisine bir türlü yakıştıramıyormuş
"Soğuktan titrerken nasıl böyle bir
şeye dikkat edebiliyorsun?"

Diye soran yaşlı adam,
"Ben terziyim"
yanıtını alınca
"Benimle
Gel, hayat hikâyeni yolda anlatırsın“

diyerek arabaya bindirmiş.
Bizim terziyi. Bu karşılaşma, terzinin hayatındaki
dönüm noktası olmuş.
Böyle yetenekli bir insanın işsiz ve evsiz
kalmasına çok üzülen
İyiliksever yaşlı adam, terziye bir dükkân
açmasına yetecek kadar para
Vermiş. Bunun karşılığında tek istediği kendi
giysilerini bu genç adamın
Dikmesiymiş.
Terzi yeniden bir işe hem de kendi işine başlamanın
heyecanıyla deliler
Gibi çalışmaya başlamış. Bu arada yaşlı işadamı da
desteğini esirgemiyor,
Onu kendi çevresinden zengin kişilerle
tanıştırarak yeni siparişler
Almasını sağlıyormuş.
Küçük dükkân önce kocaman bir modaevine dönüşmüş,
sonra da pek çok ünlü
Marka için üretim yapmaya başlamış. Terzi artık
"ünlü işadamı"
diye anılır olmuş.
Bir gün ihtiyar adam onu ziyarete gitmiş.
Terzi çok büyük bir iş
Bağlantısı yapmak üzere yurt dışına gidecekmiş
ve uçağa yetişmesine
Az bir zaman varmış.
Biraz sohbet ettikten sonra

Yaşlı adam birden fenalaşmış, kalp krizi geçiriyormuş.

Hemen bir

Ambulans çağırılarak hastaneye kaldırılmış.

Yeni işadamımız ise büyük işi kaçırmak istemediği

İçin uçağa yetişmiş.
Yaşlı adam krizi atlatmış ve uzun sure hastanede yatmış,

bir yandan da Sadece bir kez telefon ederek

durumunu soran terziyi bekliyormuş.

Fakat terzi daha çok para kazanmak için oradan

oraya koştururken

bir türlü yaşlı adamı ziyarete gidememiş.
Aradan o kadar uzun bir süre geçmiş

ki bu sefer de utancından yaşlı adamın

Kapısını çalamaz olmuş. Bir süre sonra

terzinin işleri yolunda gitmemeye başlamış.

Fabrikalarını kapatmak zorunda kalmış

ve elinde kala kala yine
küçücük bir dükkân kalmış.

Utana sıkıla yaşlı adama koşmuş

hemen nerede hata yaptığını

sormak için. Son derece kırgın olan

ihtiyar yine de onu kabul etmiş

ama anlatacağı öyküyü dinledikten

sonra hemen çıkıp gitmesini istemiş.
Ve başlamış anlatmaya:
"Bir zamanlar fakir bir oduncu varmış.

Ormandaki bir kulübede

Yaşar ve odun keserek hayatını kazanırmış.

Bir gün kulübesinde

Yangın çıkmış ve bu yangın bütün ormanı kül etmiş.
O çevrede kimse ona

güvenip iş vermeyince, çıkınını alan oduncu,

eşeğine binip yola koyulmuş.
Ağaçların arasında yürürken birinin kendisine
seslendiğini duymuş.Başını kaldırınca konuşanın
bir bülbül olduğunu görmüş.
Bülbül ona
"Senin haline çok üzüldüm, şimdi öyle
Bir büyü yapacağım ki eşeğin çok güzel şarkı
söylemeye
Başlayacak, sen de onunla gösteriler
yapıp çok para kazanacaksın"
Demiş. Gerçekten de eşek birbirinden güzel şarkılar söylemeye

Başlamış.
Oduncu o şehir senin bu kasaba benim dolaşıp eşeğine şarkı

söyletiyor ve herkes onları izlemek için birbiriyle yarışıyormuş.

Oduncu ve şarkı söyleyen eşeği bütün ülkede ünlenmişler. Bir gün

Yine bir gösteriye yetişmek için koştururlarken, bülbülün yardım

İsteyen sesini duymuş oduncu.
Bir kedi bülbülü yakalamış ve yemek

Üzereymiş. Şöyle bir duraklamış ama

gösteriye gitmemeyi, onca

Parayı kaçırmayı gözü yememiş, arkasına

bakmadan kaçmış oradan. Gösteri

başladığında ise eşeği her zamanki gibi
güzel şarkılar söylemek yerine
Sadece bir eşeğin çıkarabileceği sesleri çıkarmış.

Oduncu kendisini şarlatanlıkla suçlayan

izleyicilerin elinden

Canını zor kurtarmış.

İşte o zaman bülbül ölünce
büyünün bozulduğunu anlamış.
Ben de senin bülbülündüm ve sen beni öldürdün,
büyü de o yüzden
Bozuldu. Keşke güzel giysiler dikerken
dostluk ipliğini
Koparmasaydın..."
Öyküyü dinleyince hemen çıkıp gitmiş terzi,
çünkü söyleyecek bir
Sözü yokmuş...
ONUN SÖYLEYECEK BİR ŞEYİ YOK AMA
BEN SÖYLEMEK İSTERİM.
DOSTLUK İPLERİNİZİ
KOPARMAMANIZ DİLEĞİYLE.......