1.24.2009

BÜLBÜLÜN AŞKI


Hergün geçtiği o yolda,

sayısız güllerin bulunduğu bir de bahçe vardı bülbülün.

Kiminle geçse o bahçenin yanından;

yanındakiler güllerin büyüsüne kapılıp,

güllerin ne kadar güzel olduğundan bahsederdi.

O ise aldırış etmeden "Alt tarafı gül işte" der geçerdi bahçenin yanından.

Güllere bakmazdı bile.

Sevmek istemezdi gülleri.

Solardı çünkü güller, terkederdi bir süre sonra.

Ha! Bir de dikenleri vardı güllerin.

Batırırlardı dikenlerini sevenlerine hiç acımadan.


Bir gün geçiyorken bülbül yine o bahçenin yanından

yalnız başına, gayri ihtiyari dönüp baktı herkesin hayran kaldığı güllere.

Evet sayısız gül vardı o bahçede ve güzel bir ahenk oluşturmuşlardı.

"Sana ne" dedi kendi kendine.

Sahip olamayacağı güzelliklerden uzak durmaya çalışırdı çünkü.

Yüzünü çevirirken bülbül, gözüne bir gül takılıverdi.

Onca gülün arasında duruyordu.

Gözleri kilitlendi ona görür görmez,

"Alt tarafı gül işte" diyemedi dili bu kez.


Olduğu yerde durdu, bakakaldı.

Korktuğu başına gelmişti.

Elde edemeyeceklerinden uzak durması gerektiği aklına geliyor

ama bunu kabullenemiyordu. Neydi farklı olan?

Ne vardı ki onda, bülbülü kendisine hayran bırakan?

Benzese de hepsi birbirine, gözleri ve yüreği ile ayırabiliyordu onu diğerlerinden.

Ama gözlerini ayıramıyordu bülbül, o gülden. O an "Kendine gel" dedi ve istemeye istemeye ayırdı gözlerini.


Gözlerine hükmetmişti ama kalbine hükmedemiyordu.

Anlam veremiyordu bir türlü. Onca gülün arasından seçtiyse onu bir sebebi olmalıydı.

Aşk bumuydu? Gün boyu onu düşündü. Gece uyutmadı hasreti. Bir daha görememe korkusu büyüdü içinde. Daha fazla duramazdı görmeliydi onu bir kez daha.

Yine o bahçenin kenarında uzaktan uzağa seyretti gülünü ertesi gün doyasıya.

Evet, onun gülüydü o artık. Bir başkasının olmasına tahammülü yoktu.

Her gün o bahçeye gidiyordu, geceleri ise gülünü hayal ediyordu.

Güzel hayalleri güzel planları vardı gülü için.

Bir gün sevdiğini söyleyecekti gülüne, gülü de onu sevecekti.

Mutlu olacaklardı elbet beraber oldukları sürece.

Zarar verebilecek herşeyden koruyordu gülünü.

Küçücük vücudunun yettiğince yardım ediyordu gülüne.

Susuz kalmaması için bulutlara,

gülünü ayakta tutması için toprağa şarkılar söylüyordu hergün.

Bulutla toprak yardım ettiler güle ellerinden geldiğince.

Onlar da hayrandı çünkü bülbülün sesine.


Bülbülün elinden gelen buydu;

yardım edebilecek herkese şarkılar söylüyordu gülü için.

Derken zaman geçti; onsuz olamıyordu artık bülbül,

bir an olsun ayrı kalamıyordu.

Hasret acısı, sabır taşından ağır gelmeye başlamıştı

bülbülün küçük yüreğine.

Uzaktan sevmek yetmiyordu artık.

Sarılmalıydı ona, en güzel şarkıları söylemeliydi gülüne.

Ama sevecek miydi gül onu. Sevgisine karşılık verecek miydi acaba.

Çok sevse de, ortada bir gerçek vardı.

Habersizdi gül bülbülden.

Bülbül onu seviyor, her kötülükten koruyor,

hatta yardım etmeleri için hergün,

o güzel sesiyle dostlarına şarkılar söylüyordu.


Ancak güllerin en güzeli bundan haberdar değildi henüz.

Tüm cesaretini toplayıp bir gün,

gülünün yanına gitti sonunda bülbül.

"Ona bu denli yakın olmak...

Ne güzel bir duygu..." diye düşündü.

Hayallerinden biri gerçek olmuştu.

Tüm hayallerini gerçekleştirmek için ise

artık konuşmalıydı onunla.


Ve sözlerine başladı o güzel sesiyle.

Aşkını itiraf etti en güzel kelimelerle.

Sesi o kadar güzeldi ki, güllerin en güzeli kayıtsız kalamadı bülbülün aşkına.

İlk kıvılcımın çakmasına sebep olmuştu bülbülün sesi.

İlk kıvılcımdan sonra, bülbülün o büyük aşkı,

sonsuza dek sürecek sevgisi,

gülün de onu ölesiye sevmesini sağladı.


Her gün buluşuyorlardı.

Bülbül gece gündüz, zamanının tümünü gülüyle geçirmeye başlamıştı.


İşte hayalleri gerçek olmuştu sonunda bülbülün.

Bu durum bülbülün sesine hayran dostlarını üzmeye başlamıştı.

Artık onlara şarkı söylemiyordu bülbül.

Ve bu durum kızdırdı bulut ile toprağı.

Bize değer vermeyene biz hiç vermeyiz dediler.

Kestiler güle yardımı.

Suyunu kesti bulut, desteğini çekti toprak gülden.


Bülbül ise habersizdi tüm olanlardan.

Farkında değildi dostlarının kendisine yüz çevirdiklerinden.

Onun gözü gülünden başkasını görmüyordu.

O kadar kördü ki artık, gülünün ihtiyacları olduğunu bile göremez olmuştu.

Unutmuştu güllerin ömrünün kısa olduğunu.

Unutmuştu, gülünün bu kadar uzun yaşamasının bulut ve toprağın sayesinde olduğunu.


Günler geçtikçe gül solmaya başladı.

Bülbül anlam veremiyordu olanlara bir türlü.

Gülü gözlerinin önünde soluyordu ve elinden birşey gelmiyordu.

Unutmuştu güllerin solduğunu.

Bu acıya hazırlamamıştı kendisini.

Gülleri sevmemesinin nedenini unutmuştu.

Aşkın gücü bunu unutmasını sağlamıştı.

Kısa süre sonra soldu gül.


Bülbül gözü yaşlı, doyasıya sarıldı gülüne son bir kez sıkı sıkı.

Ancak unutmuştu...

Dikenleri vardı güllerin.

Daha önceden gülleri sevmemesine neden olan dikenleri unutmuştu.

Batıyordu bülbülün minik vücuduna gülünün dikenleri.

Ama o aldırış etmiyordu bile.


Küçücük vücudundan sızan kanların ne önemi vardı ki artık sevdiği yanında yokken.

Ölüm korkutmuyordu onu. Hatta ölmek istiyordu.

Etrafındakilerin yardım etmesine izin vermedi.

Gülünün toprağa serilmiş cansız vücudunun yanına uzandı

bülbül ve yavaş yavaş kapandı gözleri.


Hayatta karşısına çıkan güzellikleri ve aşkı yaşarken,

bazı şeylerin ihmale gelmeyeceğini, sadece sevginin yetmediğini,

özverinin de gerekli olduğunu anlamıştı artık bülbül son nefesini verirken.

Ve her ne kadar bedelini hayatıyla ödeyecek olsada en ufak bir pişmanlık dahi duymuyordu bülbül.

Bu aşk ona; sevgiliyi iyisiyle, kötüsüyle sevmesi gerektiğini öğretmişti.

Dikene rağmen sevip kucaklamıştı gülünü.

İşte o günden sonra bülbül ile gülün aşkı dilden dile dolaşır oldu.

Bu aşk ile gülün güzelliği bülbülün sesi efsaneleşti ve geriye iki cansız küçük beden ile insanların alması için birkaç ders bıraktı

1.22.2009

EYVALLAH


EYVALLAH
Tasavvufî kültürün en latif tabirlerinden biri olan ‘eyvallah’, çoğu kimseler tarafından yerli yersiz, gelişigüzel kullanılmasına rağmen yine de işitildiğinde veya söylenildiğinde ruhlara serinlik ve rahatlama bahşeden tılsımlı bir söz. Mânevî terbiyeyi insanî hayatta nakış nakış işleyen ve inceleyen tasavvuf, bu hassasiyeti konuşma üslûbunda da göstermiştir.
Eyvallah, üç ayrı kelimeden oluşan Arapça bir cümle. ‘Ey’ veya ‘-iy’, ‘evet, tabii’ gibi anlamlara gelir. Bilhassa vav’la beraber kullanıldığında dilimizdeki ifadesiyle ‘aynen öyle, tastamam’ gibi manaları içine almaktadır. ‘Tamam, peki’ manasına pratik Arapça’da halihazırda ‘eyva’ şeklinde söylenişine halkımız aşinadır. Bazen ayvaa olarak müstehzi bir edayla fevkalade kötü taklitlerini de duyduğumuz bu kelam esasında Allah lafzı düşünülerek bizdeki eyvallah’ın Araplardaki söyleme tarzıdır. “Ve” harfine gelince. Sadece gramer açısından incelendiğinde en az on iki ayrı işlevi olan bu harfi, kültürel boyutuyla ciltlerle kitapla ifade etmek mümkün.


Bu tabirde geçen “vav” için çeşitli fikirler öne sürülmüş. Bazıları cevabı kuvvetlendirmek için, bazıları da yemin manası için kullanıldığını öne sürmüşlerse de maiyyet yani beraberlik bildirmek için kullanıldığı fikri ağır basmıştır.


İkinci kelime olan “Allah” ki daha çok lafzatullah şeklinde ifade edilir. Cenab-ı Hakk’ın yüzlerce ismi olmasına rağmen Allah ismi gibisi yoktur. Çünkü ‘Zât-ı Ehadiyyet’in kendisini tesmiye ettiği isimdir. Öyle bir zat ismi ki, semavî kitapta beyan edilen bu isim etimolojik olarak bile incelense, eşi benzeri olamayan bir kelime olarak kalmayıp, ayrıca ikiliği ve çoğulluğu kabul etmeyen bir yapıya sahiptir. Sadece içinde geçen lafzatullah bile eyvallah’ın alelade kullanılmamasına yeter bir sebeptir. Belki de gündelik Arapçada eyvaa olarak ifade edilmesi bundan kaynaklanıyordur.
“Eyvallah”ın yukarıda geçen manasıyla beraber tasavvuftaki ıstılâhî sahasını mülahaza edersek bu gerçek daha bariz bir hal alacaktır. ‘Hakla kabul ettik, haktandır’ manasını ihtiva ettiğinden eyvallah, sufîyyede hemen hemen her halde zikredilir, bir virddir adeta. “Her tecelli eden, mademki Cenab-ı Hakk’ın takdiri ve muradıyladır, o halde hakla kabul ettik, eyvallah. Şu anda anlayabildiğime, yahut sonra idrak edeceğim irfana şimdiden eyvallah. Güzel-çirkin diye tavsif ettiğimiz velakin hepsinde gizli ve aşikar olan hikmete gördüğüm görmediğim esrar-ı ilahiyeye eyvallah.”


“Eyvallah”ın ruhuna nüfuz edebilirsek içinde samimi bir tasdik havası barındığını fark edebiliriz. Samimi, içten kabulleniş ancak muhabbetle olur. Zaten din de bu muhabbetin tesiri içindir. Öteki türlü, inanç sistemini sadece bir dizi ameller olarak algılamak ki menzile yani o rızaya asla ulaştıramaz. İkilik de burada başlar, bu muhabbet olmazsa her muhatap kalınan emrinde o bir sen olmuş olur ki, kişi bu durumda ibadet ederken ikilikten kurtulamaz. Halbuki muhabbetle teslimiyet gerçek birliği sağlar. Eyvallah böyle bir halin nişanesidir. Bu mefhum ile alakalı Kitap’tan ve sünnetten pek çok örnek vardır.


Mesela Bakara Sûresi’nde anlatılan Hz. Mûsâ (as)’nın kıssasında; Hz. Mûsâ (as) kavmine Hz. ‘Allah’ın bir inek kes’ emri verdiğini söylediğinde onlar, “Sen bizimle alay mı ediyorsun” diye karşılık verirler. Mûsâ (as)’nın işin ciddi olduğunu belirtmesi de ikna olmalarına yetmez. “Bu ineği bize anlat, rengi nedir, neye benziyor, şöyle mi böyle mi?” gibi sorularla işi yapmamak için kırk dereden su getirirler. Maide Sûresi’ndeki kıssaya göre ise önce Allah’tan doymak için rızk isterler, kendileri kudret helvası ve bıldırcın eti ile nimetlendirilmeleri ve bu mucize karşısında sayısız hamd ü sena edip Hak Teala’ya şükredecekleri yerde, ‘bu sofrada soğan, sarmısak yok’ diyerek onda bile kusur bulurlar. Anlaşılan ne emirlere karşı ne de nimetlere karşı eyvallah diyerek bir teslimiyet göstermezler.


Zaten bu gibi hususlarda çok fazla itiraz etmelerinden dolayı Cenab-ı Hakk’ın Yahudi şeriatını çok ağır kıldığını söylemişlerdir. Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadis-i şeriflerde geçen bu ve benzeri misaller tecellileri eyvallah ile kabullenemeyişin Mevlâ’sı ile kulu arasındaki muhabbet bağını nasıl kopma noktasına getirdiğini ibretle göstermektedir.
Dinî kaynaklarda ve kültürümüzde ahlâkî güzellikte numune teşkil edebilecek âbidevî şahsiyetlerin hep eyvallah’ın o tasdiki ruhuna ermeleriyle bu derecelere nail olduklarına işaret vardır.


İnsan birçok musibete ‘ben’ belasından, çekişmekten dolayı uğramaz mı? Başka bir ifadeyle inayet-i Hak’la, halkla yaşamayı kendisine şiar edinerek eyvallah’ı vird edinen kolay kolay gaflete, hırsa, kavgaya düşer mi? Adım adım benlikten kurtulmaya basamak olan eyvallah, hak suretinde bâtılın ayrılmasına vesile olduğu gibi, haktan ve hak ilminden ayrı düşmeye de lâzım bir virddir. “Kişi böylesi bir hakikat rehberine erişirse, eyvallah’a iyi tutunmalı der” sofiler. Hz. Mûsâ (as)’nın Cenâb-ı Hızır ile olan arkadaşlığı bu mevzuya pek güzel misal teşkil eder. Bir zata sormuşlar: “Her şeye eyvallah, peki gafilin gafletine de mi eyvallah?” Cevaben, “Gaflete eyvallahımız yoktur; fakat gafil bir kimse gördüğünde, ‘Bu, benim halim de olabilirdi; ama Cenâb-ı Hak şu an beni muhafaza etti.’ diye tefekkür edersin. Ve ibretle eyvallah dersin.” demiş.



“Peki, yanlış olan şeyi nasıl düzelteceğiz?” diye sormuşlar. O zat devamla, “Kendi acizliğini

hatırına getirerek karşısındakini ikna etmen daha kolay olur, sen kendi egonu aradan çıkarırsın, böylece sözünün tesiri olur.” diye cevaplamış. Cenâb-ı Pir Mevlânâ Celaleddin-i Rumi (kds)’nin oğlu Sultan Veled, şahane bir beytinde bu güzellikleri özetlemiş:


“Bize ne irs-ı peder, ne servet ü ne cah kalmıştır, Şuûr-ı hikmete karşı bir eyvallah kalmıştır”
(Bizlere babamızdan maddi bir miras, büyük bir servet ve makam kalmadı. Bizlere kalan (bunlardan çok daha kıymetli, bizleri evvelkilerin mevkiine erdiren) Hakk’ın hikmet tecellilerini eyvallahla karşılama hali kalmıştır.
Ailem Dergisi



1.20.2009

DİNLE NEYDEN





dinle neyden






Dinle! Ayrılıklardan nasıl şikayet etmede şu ney, ve nasıl anlatmada ayrılıkları, dinle:


"Erkek - kadın herkes ağlayıp inliyor feryadımdan; ağlayıp inliyor herkes beni kamışlıktan kestikleri gün başladığım feryadımdan...


Özlemimi açmaya bir kalp istemedeyim oysa ben, ayrılıktan parça parça olmuş, beni anlayacak bir kalp istemedeyim. Hani vuslat zamanını arar ya aslından uzak düşmüş kişi, durmadan aslını arar ya hani!..


Her toplulukta ağladığım bu yüzden benim, her yerde inlediğim bu yüzden. İyilerle dost olmam da, kötülerle oturup kalkmam da bu yüzden. Herkes dostum oluyordu zannımca benim, kendine yakın buluyordu çokları.

Ne çare, araştırmadı kimsecikler içimdeki sırları, ve kimse anlamadı ayrılıktan şikayetimi... Oysa Sırlarım Çığlıklarımdan Hiç de Uzak Değildir Benim! Keskin bakan görür, ve dikkatle dinleyen duyar onları. Yazık, yazık ki her gözde yok o nur, her kulakta yok o dikkat!.. Gizli değildir elbette ten candan; ve can tenden gizli değildir. Lakin canı görmek için izin çıkmadı kimseye... Hava değildir neyden çıkan bu ses, ateştir söyledikleri, nefes nefes ateştir. Ve yok olsun her kimde yoksa bu ateş! Bir aşk ateşidir içini yakan neyin; hani bir aşk coşkusu gibi içine düşen meyin!..


Sevgiliden ayrı düşmüşü teselli eder bir ney, yoldaş olur ve musiki perdeleriyle yırtar aşığın sır perdelerini, sırdaş olur. Kim gördü ney gibi hem zehir hem tiryaki, hem dert hem derman başı?


Kim gördü ney gibi hem özlemde, hem sarmaş dolaşı? Kanla dolu yoldan bahsetmede hep ney; aşk yolunun, Mecnun'un gittiği yolun öykülerini dillendirmede hep. Hani akılsızdır ya sırdaş olan akla, hani zordur ya müşteri bulmak kulaktan gayrı dile; işte o haldeyiz ki zaman erimede üzüntümüzden bizim; anlar yolunu şaşırmada... Ve günler yanışlara yoldaş durmada. Geçip gidiyorsa varsın geçsin günler; korkumuz yok ondan...


Ey temiz yaratılışın biriciği, hemen sen yanımızda kal yeter! Günler uzadıkça uzadı nasibi olmayan için, ve suya kandı balık dışında her şey.


(Bencileyin, bir balık kaldı susuz) Pişkinin halinden ne anlasın ki ham...


Öyleyse sözü kısa kesmek gerek vesselam!..."


(Mesnevi I - B, 1 - 1 Mevlana`dan

1.18.2009

YAVUZUN KÜPESİ



YAVUZ'UN TEK KÜPESİ]


Yavuz'un resimlerini çizenlerden çoğu onu burma pala bıyıklı ve tek kulağında küpe ile çizerler. Pala bıyıklar ile Yavuz'un tarihî kimliği arasında zihinlerde hemen bir bağ kuruluvermesi insanlara bu resimleri hoş gösterir.

Eh durum böyle olunca kulağındaki küpeye de bir efsane uydurulmasında ne mahzur olabilir ki?!..

Hani kutsal toprakları aldığı zaman oradaki idarecilerin kullandığı Hakimü'l-Haremeyn (Kutsal beldelerin hakimi) sıfatını uygun görmeyip kendini Hadimü'l-Haremeyn (Kutsal beldelerin hizmetkârı) ilan etmiştir ya buna bir ilave de halk yapmış ve orada gördüğü kulağı küpeli siyahi köleleri örnek alarak kulağına küpe taktırdığını ve bununla kendisini din uğrunda bir köle mesabesinde telakki ettiğini imaya yöneldiğini uydurmuştur.


Oysa Yavuz'un minyatürlerinde hiçbir zaman pala bıyık veya küpe yoktur. Tarihî bilgiler onun kişiliğinde sadelikten yana olduğunu ve giyiminde de çok sade tercihlerde bulunduğunu söylerler. Nitekim Topkapı Sarayı'ndaki en sade kaftan onundur.


Mısır seferi dönüşünde Edirne'de kendisini karşılayan tek şehzadesi Süleyman'ın süslü elbiselerini görünce ona "Bre oğul sen böyle giyinirsen anan ne giyecek!" diye ikazda bulunması da bunu pekiştiren bir tarihî gerçektir.


Keza aynı seferden gelişinde İstanbul'a gireceği sırada büyük bir zafer kutlaması tertipleneceğini duyunca israfı önlemek üzere bir gece vakti gizlice Topkapı'ya girdiği de bilinir. Bütün bunlardan daha önemlisi Yavuz'un küpe taktığını söyleyen hiçbir tarih satırı hiçbir belge yoktur.


Küpeli uydurma resimlerde ise resimdeki kişinin başında beyaz tülbent içinde kırmızı bir başlık ve üstünde de krallara benzetilmiş bir tac vardır. Bu tür kızıl börk ve tacı İran şahları kullanır. Osmanlı sultanları tac giymezler.


Sonuç şu küpe takmak gibi bir hafifliği azametiyle öne çıkan Osmanlı sultanına hele de Yavuz gibi celalli bir adama yakıştırmak yanlıştır. O zaman da akıllara bir soru takılır: Kimdir bu küpeli taclı adam?


Söyleyelim; Yavuz'un "Paymal eyleyelim kişverini sürhserin" diye üzerine yürüdüğü Sürhser (Kızılbaş) Şah İsmail'indir ve başındaki kızıl börk ile tac da Kızılbaşlığın simgesidir. Ne garip tecelli; Yavuz Çaldıran'da Şah İsmail de resimlerde birbirlerine külahları ters giydirmişler.

GÜLÜN DİKENİ




Yüregimi bir gül çizdi...

Yüregimi bir gül çizdi...

Gülün dikeni battı dün parmağıma,
ve hala severek bakıyorum parmağımdaki küçük sıyrıga...

kızamadım...

çünkü gülün dikeni batmadan önce şükretmistim;" Ya Rabbi, ne kadar güzel yaratmışsın " demiştim.
Kızamadım, çünkü bir dakika önce güzel kokusunu sineme çekmiştim ,
bakmaya kıyamamış dokusuna hayran kalmıştım, çünkü batmadan önce yüregime koymuş onu sevmiştim...
dikenini unutmuşmuydum? unutmuştum dikenini...unutmuştum işte....
acıtmayayım diye dokunmaya çekindigim gül, ince ve derin bir yara açmışti parmağıma... gülümsedim yarayada... süzülen iki damla kanada...
çünkü o yarayi açan bakmaya kıyamadığım o güldü....... ....

....sevdiklerimizin yüregimizde açtıkları yaralarda aslında o gülün açtıgı yara gibi değilmiydi... ince ve derin bir yara...

aslında çok önemsiz gibi görünsede her kımıldadığınızda yüreğınızı inceden sızlatan bir yara...

ama dostlarınız o yarayı açmadan önce siz muhabbet dolu kokularını sineye çekmiştiniz, zamanı, mekanı ve kalbinizi paylaşmıştınız... alıntı

1.17.2009


AŞK


Aşk odu evvel düşer ma’şûka andan âşıka Şem’i gör ki yanmadan yandırmadı pervâneyi” Fuzûlî Biri pervaneye şu sözleri söyledi: “Ey ufacık böcek, minicik kanatlı hayvan! Sen kendine lâyık bir dost tut Öyle bir yola git, öyle bir yol tut ki, biraz olsun başarı umabilesin Sen kim, mum kim? Sen neredesin, mum sevmek nerede? Semender değilsin Ateşin etrafında dolaşma İnsan önce kendini bilmeli, yiğitliğini denemeli, ondan sonra savaşa atılmalı Yarasaya baksana! Güneşten saklanıp gizlendiği için gündüzleri ortalarda görünmüyor, geceleri meydana çıkıyor Demir pençeli kimse ile savaşmak, câhillik, kendini bilmezliktir Düşman olduğunu bildiğin birisini dost edinmek akıllıca bir hareket değildir Ey pervane! Kimse sana mumun uğrunda nâhak yere ve boşu boşuna öldüğün için iyi ediyorsun demez Bir dilenci padişahın kızını isterse, bu saçma bir fikir beslemek, mânasız bir harekette bulunmak demektir Ensesine tokadı yer Bir mecliste mum yandığı vakit, padişahlar bile yüzlerini ona çevirirler Hâl böyle iken mum hiç sana, senin gibi âşıka yüz verir mi? Karşısında o kadar padişahlar varken, büyükler dururken senin gibi bir müflise iltifat eder mi hiç ? Ben zannetmem Mum herkese nezaket, yumuşaklık, fakat sana kızgınlık gösterir Çünkü sen zavallısın, biçâresin Yüreği yanık pervane ona şu cevabı verdi: Ey tuhaf adam! Sen bu sözlerinle tuhaf oluyorsun ama iş tuhaf değil Mum beni yakarmış, yanarmışım Bunun ne önemi var Yansam ne olur, kavrulsam ne çıkar Gönlümde İbrahim’in ateşi var Nemrud’un ateşi İbrahim’e nasıl bir gülizâr oldu ise, mumun ateşi de benim için bir gülistandır Gönül, canânın eteğine çekmez, canânın aşkı canın yakasına yapışır Ben kendi isteğimle kendimi ateşe atmıyorum ki! Boynumdaki aşk zinciri beni ateşe sürüklüyor Mumun ateşine kavuştuğum zaman yanmıyorum ki, o beni uzakta iken yakmıştı Yâr, güzellik ve sevilmek icabı istediğini yapar Ona: Yapma, etme, günahtır denilmez ki! Ben, yârimi sevdiğim için onun ayakları altında can vermeye hazırım Emelim budur, zevkim de bundan ibarettir Can benim değil mi? Kim buna engel olabilir? Dost var iken bana varlık yakışmaz İşte bunun için can veriyorum İstiyorum ki, yalnız o var olsun Yârim güzeldir, beğenilmiştir İstiyorum ki, ben yanarken çıkardığım alev ona sirayet ederek onun ışığına katılsın, onun ziyasını arttırsın Ey bana öğüt veren! Diyorsun ki: Git, kendine göre birisini bul, onu dost edin! Bu öğüdün bana hiçbir faydası yok Bana kâr etmez, te’sir etmez Bilir misin ki, aşığa nasihat etmek akrebin soktuğu kimseye sızlanma, inleme demeye benzer Sindbad kitabında çok güzel bir nükte vardır O da şudur: “Aşk ateştir, öğüt yeldirYel, ateşi alevlendirir” Bir kaplanı ne kadar dövsen, o nisbette hırçınlaşır, öfkesi şiddetlenir Ey nasihatçı! Sen bana fenalık yapıyorsun İstiyorsun ki, yüzümü ateşli yerden ateşsiz, soğuk yere çevireyim Şimdi sıra benim Ben sana nasihat vereyim de dinle Daima kendinden iyisini ara Kendin gibilerle vakit geçirmek, vaktini zâyi etmektir Kendi emsalinin peşinden ancak kendini beğenmişler gider Tehlikeli yerlere ise ancak sarhoşlar gider Nitekim ben aşka düştüğüm zaman onun bütün belâlarını da düşündüm Kelleyi koltuğa aldım da bu yola girdim Sadık bir aşık isen elini canımdan çek Canını vermeye kıymayanlar kendini beğenen korkaklardır ve sevgiliye değil de kendi şahıslarına âşıktırlar Bir gün gelecek, nasıl olsa ecel pusu kuracak beni alıp götürecek Onun için nazlı sevgilim beni öldürsün daha iyi Onun uğrunda, onun elinde güle oynaya can veririm Madem ki, ölüm haktır ve alına yazılmıştır, cânan uğrunda, onun elinde ve yanında ölmek daha iyi değil mi? Bir gün ister istemez öleceksin Yârin ayağı dibinde can vermek daha iyi değil mi? Pervâne sâdık bir âşıktır Tek bir ışık etrafında döner durur ve kendini yok eder Onun yok oluşu, “Vahdet” yolundaki dervişin hâline benzer Işık ilâhî aşk, pervâne ise bu aşk ile yanıp tutuşan ve hatta yokluğa erişen derviş demektir Pervane acziyet ve perişanlığına bakmadan aşkı ile etrafında yanıp durduğu mumun huzurunda, ma’şûkuna seslenir: -Ey sevgilim! Hadi ben âşığım, yansam da yeridir Peki ya sen neden yanıyorsun, niçin ağlıyorsun Mum inleyerek cevap verir: -Benim tatlı balım vardı Beni ondan ayırdılar Şirin’im haksızlıkla elimden alındı İşte Ferhad gibi tepemden ateş çıkıyor Gece, meclisi aydınlatan ışığıma bakma İçimi yakan ateşe bak Mum, hem bu sözleri söylüyor, hem de sararmış yanağından sel gibi gözyaşı dökülüyordu Mum, sözüne devamla pervaneye dedi ki: Ey pervane! Ey aşk iddiacısı! Aşk, senin işin değil Seninki bir kuru iddiadan ibaret Sende ne sabır var, ne de metanet ve tahammül Sen azıcık bir ışık ve ateş gördün mü, hemen yanıyorsun Ben ise tamamıyla yanıncaya kadar dikilip duruyor, dayanıyorum Aşk ateşi senin yalnız kanadını, benim ise bütün vücudumu, baştan aşağı yakar Derviş de mum gibidir Dışı parlaktır ama içi yanmıştır Artık gece bitiyor, sabah oluyordu Peri yüzlü bir hizmetçi gelip mumu söndürdü Zavallı mum, dumanı tepesinden çıkarken: “Aşkın sonu budur işte” dedi ve can verdi “Aşk odu evvel düşer ma’şûka andan âşıka Şem’i gör ki yanmadan yandırmadı pervâneyi” Fuzûlî Biri pervaneye şu sözleri söyledi: “Ey ufacık böcek, minicik kanatlı hayvan! Sen kendine lâyık bir dost tut Öyle bir yola git, öyle bir yol tut ki, biraz olsun başarı umabilesin Sen kim, mum kim? Sen neredesin, mum sevmek nerede? Semender değilsin Ateşin etrafında dolaşma İnsan önce kendini bilmeli, yiğitliğini denemeli, ondan sonra savaşa atılmalı Yarasaya baksana! Güneşten saklanıp gizlendiği için gündüzleri ortalarda görünmüyor, geceleri meydana çıkıyor Demir pençeli kimse ile savaşmak, câhillik, kendini bilmezliktir Düşman olduğunu bildiğin birisini dost edinmek akıllıca bir hareket değildir Ey pervane! Kimse sana mumun uğrunda nâhak yere ve boşu boşuna öldüğün için iyi ediyorsun demez Bir dilenci padişahın kızını isterse, bu saçma bir fikir beslemek, mânasız bir harekette bulunmak demektir Ensesine tokadı yer Bir mecliste mum yandığı vakit, padişahlar bile yüzlerini ona çevirirler Hâl böyle iken mum hiç sana, senin gibi âşıka yüz verir mi? Karşısında o kadar padişahlar varken, büyükler dururken senin gibi bir müflise iltifat eder mi hiç ? Ben zannetmem Mum herkese nezaket, yumuşaklık, fakat sana kızgınlık gösterir Çünkü sen zavallısın, biçâresin Yüreği yanık pervane ona şu cevabı verdi: Ey tuhaf adam! Sen bu sözlerinle tuhaf oluyorsun ama iş tuhaf değil Mum beni yakarmış, yanarmışım Bunun ne önemi var Yansam ne olur, kavrulsam ne çıkar Gönlümde İbrahim’in ateşi var Nemrud’un ateşi İbrahim’e nasıl bir gülizâr oldu ise, mumun ateşi de benim için bir gülistandır Gönül, canânın eteğine çekmez, canânın aşkı canın yakasına yapışır Ben kendi isteğimle kendimi ateşe atmıyorum ki! Boynumdaki aşk zinciri beni ateşe sürüklüyor Mumun ateşine kavuştuğum zaman yanmıyorum ki, o beni uzakta iken yakmıştı Yâr, güzellik ve sevilmek icabı istediğini yapar Ona: Yapma, etme, günahtır denilmez ki! Ben, yârimi sevdiğim için onun ayakları altında can vermeye hazırım Emelim budur, zevkim de bundan ibarettir Can benim değil mi? Kim buna engel olabilir? Dost var iken bana varlık yakışmaz İşte bunun için can veriyorum İstiyorum ki, yalnız o var olsun Yârim güzeldir, beğenilmiştir İstiyorum ki, ben yanarken çıkardığım alev ona sirayet ederek onun ışığına katılsın, onun ziyasını arttırsın Ey bana öğüt veren! Diyorsun ki: Git, kendine göre birisini bul, onu dost edin! Bu öğüdün bana hiçbir faydası yok Bana kâr etmez, te’sir etmez Bilir misin ki, aşığa nasihat etmek akrebin soktuğu kimseye sızlanma, inleme demeye benzer Sindbad kitabında çok güzel bir nükte vardır O da şudur: “Aşk ateştir, öğüt yeldirYel, ateşi alevlendirir” Bir kaplanı ne kadar dövsen, o nisbette hırçınlaşır, öfkesi şiddetlenir Ey nasihatçı! Sen bana fenalık yapıyorsun İstiyorsun ki, yüzümü ateşli yerden ateşsiz, soğuk yere çevireyim Şimdi sıra benim Ben sana nasihat vereyim de dinle Daima kendinden iyisini ara Kendin gibilerle vakit geçirmek, vaktini zâyi etmektir Kendi emsalinin peşinden ancak kendini beğenmişler gider Tehlikeli yerlere ise ancak sarhoşlar gider Nitekim ben aşka düştüğüm zaman onun bütün belâlarını da düşündüm Kelleyi koltuğa aldım da bu yola girdim Sadık bir aşık isen elini canımdan çek Canını vermeye kıymayanlar kendini beğenen korkaklardır ve sevgiliye değil de kendi şahıslarına âşıktırlar Bir gün gelecek, nasıl olsa ecel pusu kuracak beni alıp götürecek Onun için nazlı sevgilim beni öldürsün daha iyi Onun uğrunda, onun elinde güle oynaya can veririm Madem ki, ölüm haktır ve alına yazılmıştır, cânan uğrunda, onun elinde ve yanında ölmek daha iyi değil mi? Bir gün ister istemez öleceksin Yârin ayağı dibinde can vermek daha iyi değil mi? Pervâne sâdık bir âşıktır Tek bir ışık etrafında döner durur ve kendini yok eder Onun yok oluşu, “Vahdet” yolundaki dervişin hâline benzer Işık ilâhî aşk, pervâne ise bu aşk ile yanıp tutuşan ve hatta yokluğa erişen derviş demektir Pervane acziyet ve perişanlığına bakmadan aşkı ile etrafında yanıp durduğu mumun huzurunda, ma’şûkuna seslenir: -Eysevgilim! Hadi ben âşığım, yansam da yeridir Peki ya sen neden yanıyorsun, niçin ağlıyorsun Mum inleyerek cevap verir: -Benim tatlı balım vardı Beni ondan ayırdılar Şirin’im haksızlıkla elimden alındı İşte Ferhad gibi tepemden ateş çıkıyor Gece, meclisi aydınlatan ışığıma bakma İçimi yakan ateşe bak Mum, hem bu sözleri söylüyor, hem de sararmış yanağından sel gibi gözyaşı dökülüyordu Mum, sözüne devamla pervaneye dedi ki: Ey pervane! Ey aşk iddiacısı! Aşk, senin işin değil Seninki bir kuru iddiadan ibaret Sende ne sabır var, ne de metanet ve tahammül Sen azıcık bir ışık ve ateş gördün mü, hemen yanıyorsun Ben ise tamamıyla yanıncaya kadar dikilip duruyor, dayanıyorum Aşk ateşi senin yalnız kanadını, benim ise bütün vücudumu, baştan aşağı yakar Derviş de mum gibidir Dışı parlaktır ama içi yanmıştır Artık gece bitiyor, sabah oluyordu Peri yüzlü bir hizmetçi gelip mumu söndürdü Zavallı mum, dumanı tepesinden çıkarken: “Aşkın sonu budur işte” dedi ve can verdi

HÜZÜN


İnsan en çok sustuğunda ağLar asLında.SözcükLer döküLürken kaLemden kağıtLara,gözyaşLarı da seL oLur akar mısraLara...


Bu gün bir SessizLik çöktü içime nedenseSessizLik işte,avaz avaz susuyorum...Bugün bir AğLayış çöktü içime nedenseGözyaşLarımı tutuyorum...
SessizLik

KIRGINIM

Kırgınım
Beni yüreğime kırgın bırakan herkese;
Bir şehre,
Bir dünyaya,
Bu dünyanın, tebessümü unutmuş insanlarına,
Sözlerini, dillerinde yüreklerin katili olarak besleyenlere….
Bir çocuk gibi
Yüreğimin elinden tutup, sadece onunla oynamak istiyorum,
Vefayı sadece o’ndan ummak ve ona vefalı olmak istiyorum…

Kırgınım,
Elimden oyuncağımı alanlara,
Yüreğimle oynadığım oyundan bahsedince benimle alay edenlere,
Dostum bildiğime değer vermeyenlere,
Yüreğimin ayağıyla yürüyüp gittiğim mekanı beğenmeyenlere,
Onun telkiniyle tutunduğum dalı kesenlere,
Onun sözünü dinlediğim vakit, benim sözümü dinlemeyenlere…

Kırgınım,
Bir lahzacık ömürde tul-i emelleri hatrına, içime derin yaralar açanlara,
Bir lahzacık huzur için,
Yürek mabedimi tul-i ömürde dahi onarılamayacak kadar çok talan edenlere,
Yürek mabedime destursuz girenlere; zoru kullananlara..
Biraz da kendime kırgınım,
Biraz da kızgın…
Yüreğimi herkesin bırakmasına rağmen ben de bir vakt-i seherde bırakabildiğim için,
Biraz da kendime kırgınım,
Pişman olacağım adımları atarken yüreğime sormadığım için,
O, adımlarıma yol çizmeye aday iken
Sol tarafındakini ihmal edenlerin sözlerine değer verebildiğim için,
Yüreğimin tutunduğu , ete kemiğe bürünenlerin ardından bakakaldığım için